“ACABA” ADALETTEN KAÇILMAZ MI? KUTSANSAK DA MI?

∎ Tahmini Okuma Süresi: 10 Dakika ∎

Varlığı muhkem olan hukuk bu varlık halini dışsal ögelerden aldığı gibi devamlılığını sağlayan nüvelerini ve farklı zaman ve mekanlardaki  tanımlarını içinde taşıdığı ögelerinden alır. Tüm kavram/varlıklar için bu içkinlik geçerli ve gerekli iken hukuk farklı olarak sadece içinde barındırdığı ögelerle tanımlanabilir bir noktada değildir. Çünkü hukuk kimilerince tek yüzlü kabul edilmeye kalkılsa da (başka bir tartışma konusu)  interdisipliner bir mefhumdur.

Önceki yazıma binaen “Hukuku, varlık felsefesi açısından değerlendirsek ne olur değerlendirmesek ne olur?” derseniz haksız olmayacağınızı düşünmemek için bu sıkıcı ve sıkıştırılmış konuyu benim birçok soru ve sorunumun temelini oluşturan ve  uzun bir yazı dizisine sığmakta dahi zorlanacak bir konuya bağlayacağım. Neliği, işlevi, özü ve kaynağı değişirken ama varlığı vaki kalan hukuk somut bir düzlemde bu değişkenlikleriyle nasıl sonuçlar doğurmaktadır?

Bu yazıyı okurken dinlemeniz tavsiye edilmektedir.

Yazın geleneğimiz bizi “sağ baştan say” düsturuna itse de tanım açısından var olmuş ve olan değişiklikleri başka bir yazıya saklamayı -affınıza sığınarak- düşünüyorum. Baş kabul edip başlayacağım nokta biraz detay sayılabilecek bir yerde duruyor; Hukuk ve Hukuk’un Tanrısallığı. Detay demekte bile az davranmış olduğumu kabul ediyorum. “Detayın içinden seçilmiş bir zerre” dersek bu derin kuyunun dibindeki sayılamaz zerrelere haksızlık etmemiş olmayı umuyorum

Tanrısal olanın kutsiyeti, tanrının varlığının kabulü anının sonrasında tartışmaya kapanan bir husus olmaktadır ve bu durum gayet doğal ve akla uygundur. Lakin kutsiyetin hukuk karşısındaki konumu hukukun hem tanımında hem de işlevinde bazen yaralar bazen de çiçekler açmasına yol açmaktadır. Bu uzun hikayeden seçilen bir örneğin peşine düşmeye hazır olalım o zaman.

Hukuku tanımlarken ya tanım cümlesine ya da bu cümlenin 3-5 satır peşine “adalet”ten bahis açılır. Peki sloganlara, şiirlere, afişlere, itiraflara, özlü sözlere, kimi zaman bir sözün özüne konu olan bu adalet ne menem bir şeydir? Aman! Sakin olunuz efenim, tarihin birçok yüzünde hep aynı tanıma sahip olmasa da bir yerlerde özü kalmış bir kavramdır kendisi.  Bugün adalet açısından pek duymasak, söylemesek ve belki de duymak veya söylemekten kaçınsak da daimi olarak tanımında yer edinmiş bir öbekten söz edebiliriz; “Adalet bir şeyin mislidir”. Evet, gayet ilkel olan görünen bu tanım hala modern devletlerin hukuk tanımlarında olmasa da yasalarında veya yasalarının satır aralarında bir iz olarak dahi olsa bulunmaktadır. Hatta geçmiş dönemler için bir adım daha ileri gidip tarihin her döneminde adalet tanımı temelde bu hizada dururken zamana ve/veya mekana göre başına veya sonunda ya da ortasına aldığı istisnalarda değişkenlik göstermiştir. Biz bu tanımın doğruluğunu bir çırpıda varsayım olarak kabul edelim.

Tanrısallık, kutsiyet, adalet ve hukuk. Hepsini tarihin şimdilerde tozlu o zamanlar kanlı olan sayfalarında birlikte oldukları anları arayalım. Rahmetli Aristo Hocamıza bir selam mahiyetinde olacak şekilde onun mantığını kullanırsak ve “eğer adalet bir şeyin misli ise hukuk bunu korumakla mükelleftir” gibi bir çıkarımda bulunursak tanrısal kabul edilen veya kutsi sayılan bir şey adaletin istisnası mı olur yoksa parçası mı?  Somut olaylarda istisnaları görülse de kural olarak tanrısal veya kutsi olanın adaletin bir parçası değil istisnası olduğunu söylemek tarihe açılan gözler için bir sorumluluktur. Örneğin Osmanlı Hukukunda (İslam hukuku değil!) adalet bir şeyin misli olarak kabul edilir lakin bu tanımlamanın sonuna bir “lakin” gelir; Adalet bir şeyin mislidir lakin konu hanedan veya özellikle hükümdar olmadıkça. “Özellikle” diyerek belirtmemin sebebi kimi zaman bu durumun istisnalarının görülmüş olmasıdır. Farkına varmanın zor olmayacağı üzere adalet öncelerde olduğu gibi tanımlanmış ve bunun yanında istisnası da belirtilmiş. Peki öncelerde istisnalar yok muydu? Elbette vardı. Birçok örnekten biri seçilecek olursa Emevileri ben örnek olarak tek geçerim. Sadece hanedanlarına verdikleri kutsiyetle istisna yaratmanın yanında kendileri başkalarına kutsiyet atfederek adalete istisna devşirmişlerdir. Peki adaletin istisnası olmadığı olmamış mı hiç? Olmuş ama kelimeler, cümleler, fikirler ve örnekler benim sermayem olduğundan sevgideğer okur, affınıza sığınarak koskoca bir seriye konu olacak adalete kutsiyetle pençe atılmamış dönem ve sistemlerin örneklerini saklamayı seçiyorum.

Şimdi yüzümüzü Osmanlı örneğimizden kısmen sonraya ama aslında büyük ölçüde paraleline çevirelim. “Ey Avrupa sen ne ettin adalete?” diyerek dönüşümüzü taçlandırırsak cevap çok gecikmez. Avrupa ne etsin ne kilisesi biter, ne derebeyi, biter ne de kralı biter. Hepsi de meşruiyetini kutsiyete bağlar. Adalet tanım olarak bu sefer şöyle bir hal alır; adalet bir şeyin mislidir lakin konu kilise ve kilisenin kutsal saydıkları olmadıkça. Bu istisna yaratma hali Rönesans, Reform ve işin sonunda Fransız İhtilaline kadar ilerledi diyebiliriz. Bu önermenin haddinden fazla avami kalmasından kaçınmak için entelektüel bir sosa ihtiyaç duyarsak neden sonuç ilişkisine başvurmamız yeterli olur. (Sevgideğer okur, kitap önermemi beklemenize sebep olduysam özür dilerim ama toplumumuz şartlarında neden sonuç ilişkisi kurmak aristokratik bir eylem olduğundan haddim olmayarak size “hadi şimdi Amerikaya yelken açıp Preserved Smith okuyalım” demem sizlere saygısızlık olurdu). Rönesans, Reform ve Fransız İhtilali birçok hususta birbirini tetiklemekle beraber başka birçok hususta da birbirlerinden fersahlarca farkı içlerinde barındırmaktadır. Ama hiçbir benzerlikleri hepsinin haklı/haksız kutsiyetin yarattığı “adalet”sizliğe dayanmaları kadar çarpıcı değildir. Ulus devletlerin doğumunda ebelik yapan Rönesans (kutsal imparatorluğa isyan), Kilisenin kutsiyetini sorgulayan Reform, kutsallığı sallanan dişe benzeyen sağlamlıktaki seçkinler ve seçkinlik önündeki (yani kutsallaşarak istisnalaşma) engelleri yıkmak isteyen burjuvazinin sahnelediği Fransız ihtilali. Peki öküzler(istisnalar) ölünce veya bir başka pencereden bakınca herkes öküzleşince (istisnalaşınca) ortaklık bitti mi? Hayır. Tahminimce adaletin istisnası olma hali bir kekin sürekli ikiye bölünerek yok edilememesi gibi yok edilemez bir şey. (Bu örnek için Onur Ünlü’nün Polis filmindeki Zenon Paradoksu üzerine diyalog barındıran sahnesine gidilebilir: https://www.youtube.com/watch?v=iIpP7lUyaSI ) . Bu ihtilal birçok kutsal doğurdu; güçlenen milliyet kavramı, kendisine istisna haline gelecek bir adalet anlayışı ve belki de bu yazıyı yazmama sebep olan çıkmazımın yegane noktası insan hakları. Evet, belki adaletin kendisine istisna olması daha ilgi çekici bir husus olabilir ama ben insan hakları üzerine düşünmeyi ve bu konuda yazmayı durduramıyorum.  Çünkü bu istisna düşündürücü bir kelime oyunundan daha fazlası olarak karşımıza çıkıyor hukuki hayatta. Kendisine istisna olan adaletin şimdiki tanımı; adalet bir şeyin mislidir, konu insan hakları olmadıkça. Yani artık bir kutsalımız daha var “bütünüyle insan ve onun hakları”.

Şimdi burada bir ara verip kıymetli istisnalarımız üzerine birkaç açıklama yapıp şu ana kadar kafanıza takılmış olan birkaç hususu açıklığa kavuşturmaya çalışalım. Tarihe baktığımızda bütün kutsallar için aynı istisnai hali görebilir miyiz? Hayır, göremeyiz. Örneğin Osmanlıda kural olarak kutsiyeti herkesin malumu olan evliya (evliyalar değil, çünkü evliya zaten velinin çoğuludur) hukuki olarak bir istisna oluşturmazlardı. Elbette bu istisna oluşturmama halinin de somut olaylarda istisnası vardır. Tam buraya istisnalar kaideyi bozmaz yazmak isterdim, lakin zaten yazı istisnaların kaideleri ezip geçtiğine dair. Evliyanın kutsal olmasına karşın istisna olmaması onun kutsallığının sadece tanrısal olması, hukuka, devlete ve yönetime karşı direkt olarak bir sorumluluğu ve bu sorumlulukla bağlantılı olarak bir kutsallığının olmamasıdır. Aynısı Avrupada da görülebilir. Orada kilise her anlamda yönetimin içindeyken kilisenin kabul etmediği bir kutsiyete sahip kişiler (çoğu zaman kafir/isyancı) adalet pastasından değil acısından payını alırdı.

Ne günümüze ne de tarihe baktığımızda özellikle ceza hukukunda mislinin cezai olarak kafi gelmediğini veya fazla kabul edildiğini görebiliriz. “E hani adalet misliydi?” sorusunun cevabı döneme göre değişmektedir. “Eski”de  adaletin ekurisi olarak tecelli eden ek ağırlıklar -örneğin hırsızın çaldığı şeyin sahibine geri verilmesinin akabinde hırsızın elinin kesilmesi- adaletin sağlanmasının ardından işlenen suçun hem işleyen kişi hem de işleme potansiyeli olan kişiler tarafından önünün kesilmesidir. Günümüzde ise örneğin ülkemizde ceza hukukunun temel anlayışı caydırma ve/veya ıslahtır. Bu anlayış cezalandırma konusunda geniş özgürlükler tanırken bunun yanında birazdan değineceğim insan hakları da belirli kısıtlamalar koymaktadır.

Şimdi aramıza son verip devam edelim sevgideğer okur. “İnsan hakları bir istisna nasıl olur hukukla yüzyüze gelen herkes insan değil mi, hepimiz eşitiz işte.” demek büyük bir kaçısın başlangıç noktası olur. Eğer adalet bir şeyin misli ise misil müstakil olarak yerinde dururken biz etrafından dolanmış ve hatta başka bir yöne gitmiş oluruz. Bütün insanlığı istisna kabul etmek istisnayı ortadan kaldırmaz, istisnayı ortadan kaldırmak adaleti değiştirmekle mümkün olabilir. Ayrıca Deleuzeden destur alarak insan haklarına bir fiske vurmadan edemeyeceğim. İnsana haklar vermek onu bu haklarla tanımlamaktır. Teorik olarak bu durum bir sorun oluşturmasa da gözümüzü dünyanın neresine çevirirsek çevirelim bu tanımlama uğraşının hakkı kullanmayan veya kullanamayanlar için tanım dışı sonuçlar doğurduğunu görebiliriz. En basit örneklendirme ile Afrika’daki aç çocuklar demek de mümkün mülkiyet hakkını kullanmayan/kullanamayan kişilerin insan olmaya ancak sıfat olarak ulaşabilmeleri demek de.  “İnsanların hakları yoktur insan hakları saçmalıktır” gibi bir çıkarıma mahal vermeden açıklayayım hemen. Daha sonra uzun uzun değineceğim ama şu kadarı şimdilik kafi gelsin; insan hakları; doğuşundaki sınıfsal trajediden, araç olarak kullanımı açısından elverişliliğinden bahisle -gerekli ve muhtaç olduğumuz bir kavram olması dışında- içi reel-politiğe göre değişen ve hiçbir zaman yüzü ihtiyacı olana dönmemektedir. Neden? Nasıl? Şimdilik üzerine bensiz düşünmenizi isteyeceğim. Yazının insicamını bozmak istemiyorum. (Mutlaka başka bir yazıda)

Her ne kadar üzerine düşünmekte zorlanacağımız hatta düşünmekten kaçınacağımız bir örnek de olsa insan haklarının ve yanında yaşama veren kutsiyetin yarattığı bir istisna olan insan öldürme ve karşılığı üzerinde durmak hem çarpıcı hem de açıklayıcı olması sebebiyle faydalı olacaktır. Eğer adalet bir şeyin misli ise bir insanı meşru bir sebep dışında öldürmek karşılık olarak aynı sonucu yaşamak olmalıdır gibi bir cümle gayet rahatsız edici geliyor biliyorum. Peki konu buraya gelene kadar bu rahatsızlığı neden hiç yaşamadık? Çünkü bizim de adalete dair istisnalarımız var. İnsan ve onun yaşamı, kümülatif yaklaşırsak onun hakları.  Peki bu modern insan için yanılsama mı veya haksız bir çıkarım mı yoksa insanın “onurlu” ilerleyişinde gelmesi gereken bir nokta mı? Bilmiyorum… Artılar ve eksiler hayli fazla. Durdurulamaz ve ivmesi gün geçtikçe artan bir ilerleyiş içerisindeyiz. Bilimsel buluşların yıllık sayısı, değil yüzyıl, 10 yıl öncesi ile dahi muhteşem bir farka sahip. “Öteki” olarak algılananlar gün geçtikçe sahip olmaları gereken haklara daha çok kavuşuyorlar. Ekonomik çöküşler geçmişe göre daha az kayıpla daha hızlı aşılıyor(?). Özgürlükler genel bakış içinde arttırılmaya mahkum, kısmi kısıtlamalar özgürlük taleplerine eskisi kadar dayanamıyor. Bu güzellemeler daha da arttırılabilir. Elbette tüm bu güzellemelerin karanlık tarafına bakan ve bu bakışlarını hiddetli bir isyana dönüştürenler var ( Ted Kaczynski bu isyanın en mükemmel ve maalesef kanlı örneklerinden biridir). Ama bu isyanlara birazcık gözümüzü kaparsak modern insanın bu ilerleyiş içinde insana da gerekli önemi verdiğini düşünebiliriz.

Peki aksini düşünürsek? Ya modern insan geçmişin her anından kendisini üstün görerek büyük bir uçuruma doğru ilerliyorsa, ya insana verdiği haklar -şimdilik sadece vermiş gibi gözükmekte- aslında insan ilişkilerinin en temelini oluşturan hukukun altına döşenmiş bir mayınsa, ya adalete verilmiş bu istisna bu zamankilerin en azılısıysa? Bilmek ve görmek -bütünüyle-  mümkün değil. Belki de modern insanın gözlüğü Bold Pilot ile aynı markadır.

Bir insanı meşru bir sebebin dışında öldürmenin karşılığı en basit haliyle müebbet hapis. “e işte ne güzel birinin canı gitti diğerinin de özgürlüğü misli sayılır” derseniz bir misil kelimesinin tanımına bakın derim. Ayrıca bunu söylemek için dahi daha erken. Çünkü insan hakları ile bezenmiş hukukumuzun minik bir korkusu bu hususta hüküm sürmekte. Çok kıymetli ceza hukuku hocamın derste söylediği hala aklımdadır. “mahkuma umut vermek gerek; ya kendisini öldürür ya da ‘nasıl olsa ömürlük içerdeyim nasıl olsa içerde istediğimi götürürüm’ der ” diyerek açıklayıp genelde müebbetten kaçınıldığından bahsetmişti. Hocama asla kızamam o var olan durumu açıklamıştı ama bu fikrin membaıyla ilgili sorunlarım olduğunu söyleyebilirim. Çünkü adaletin tecellisi olan hukuk açık açık şunu söylemekte “yahu ben bu suça makul bir ceza verdim ama suçludan da korkuyorum o yüzden suçluya diyorum ki ‘ya fail kardeş senin hakkın müebbet ama ben sana müebbet verirsem sen başka birilerini öldürebilirsin o yüzden gel ben sana bir 30 yıl vereyim sen de bir daha yapma’” Hukuk kendi belirlediği adaletin tecellisinden kendisine muhtaç olan insan sebebiyle korkuyor.

Nicelik ve nitelik çerçevesinde bakacak olursak durum daha da vahim. Ölenden çalınan yaşamı, fail ise özgürlüğünü kaybetmiş durumda. Ölene sorsalar mahpus olmak yerine ölmeyi seçerdim mi der bilemem lakin burada bir misil kaybı olduğu kesin. Diyelim verilen ceza 40 yıl belki maktul 45 yıl yaşayacaktı burada da nicelik farkı oluştu. Nereden baksak elimizde kalıyor. Peki bu kadar tutarsızlık nereden doğuyor? Ceza hukukuna yüklediğimiz misyon caydırma ve Islah olduğundan, bu yüklemenin de zihnimizi özgürleştirmiş veya esir almış modernizm kalıpları ile yapıldığından bu tutarsızlığı tutarlıca ele almamız pek mümkün olmuyor. Şimdi buradan yola çıkıp “idam idam!” naraları atan insanlara benzetilmek istemem.  İdamın politik bir vatan haini ilan etme ve sonucunda infaz etme aracı olduğunu görmeden bunları söylemem idamlık oluşuma delalet olurdu. Benim derdim “acaba”lar ile.

Geçmişi irdelerken istisnaların varlığı bizi adalete sımsıkı bağlarken bugünün istisnalarını istisna olarak kabul etmek bize korkutucu geliyor.  “Acaba” modern insan adalete koyduğu şerhlerin farkında mı, “acaba” bu şerhler bir yanılsama mı, “acaba” adaletten feragat mı ettik, ettiysek ne için ettik, ettiğimize değdi mi, “acaba” adaletin tanımı değişti de eskisinin izleri mi kaldı, “acaba” adaletin tanımı değişti ise hangi hali doğru, “acaba” modern insanın ilerleyişi veya yükselişi bir kandırmaca mı, “acaba” bu istisna yaratma hali hep olacak mı, “acaba” bu kutsal yaratma ihtiyacı bitecek mi, “acaba” kutsala ihtiyaç duymamızın sebebi ne, “acaba” tanrısallık sadece  (varsa) tanrıda kalırsa fena mı olur, “acaba” bu acabalar bir gün biter mi?

El cevap; bilmiyorum…(şimdilik)

Selam(Barış) ile


Düşünce ve önerilerinizi iletmek için iletişim formunu doldurabilirsiniz.

Oğuzhan Daştan

Oğuzhan Daştan

Ankara’da doğdu. Okumayı öğrendi ama “oku” denilen “şey”leri hiç sevemedi. (Bu yüzden kutsal Rus edebiyatına hâlâ mesafelidir.) Bu okumama sevgisi, onu istemediği bölümlerde zaman kaybetmeye ve hayal kırıklıklarına itti. Sonra merakına yenik düştü ve hâlâ olduğu üniversitede hukuk fakültesinde merakını teskin etmeye başladı. Kendisinin bu platformda yazdığı “şey”lerle alakalı bir diploması yoktur, kendisinin bu platformdan başka bir mecrada adıyla yayınladığı bir yayını olmadığından dikkate şayan bir ün veya unvanı da yoktur, kendisi ulvilik iddiası olması hasebiyle ne söylediğine bakılmadan önce dikkatleri üzerinde toplayabilen bir peygamber de değildir. Yolda şahit olduklarını borçları olarak görüp buraya bu borçlarının hesabını düşmektedir. Yunus Emre’nin “Sevdiğimi demez isem sevme derdi beni boğar.” sözünü kendi gününe revize ederek “Bildiğimi demez isem bilme derdi beni boğar.” sözünden aldığı hevesle meşhum ve meşhud olma niyetindedir.