BİLİNMEYEN

Abone Ol 

∎ Tahmini Okuma Süresi: 3 Dakika ∎

Küçük bir kız tutuyor elimden. Beni hiç bilmediğim bir şehre götürüyor. Her şeyin kontrolüm altında olmasını isteyen o zamanki ben, tek soru sormadan buna izin veriyorum. Çünkü bazı günler insanlar ”kendileri” gibi davranmazlar. Her seferinde kötüyü oynamaktan sıkılan oyuncu gibidirler. Bu sıkılmanın sonucunda da kendilerine yeni roller biçerler.

Tabii bu yeni rollerde konfor alanlarının pek dışında değildir. Kötüyü oynayan oyuncuya bir izin verseler belki dünyanın en iyi komedi oyuncusu olacaktır ama izin vermezler. İnsanlar da başka insanların onlara izin vermediklerini öne sürerek içlerindeki asıl ”ben”i ortaya çıkarmaktan korkarlar. Çoğunluğu insanlar tarafından onlara uygun görülen karakterde bir ömür yaşar. Neyi sevdiklerini bilmeden ne kadar değerli olduklarını farketmeden ölürler.

Peki burada kim suçlu? Diğerlerini yargılayan insanlar mı yoksa bu duruma alışmayı beceremeyip cesaretsiz davranan insanlar mı? Belki de iki taraf da suçludur. Bazen de oyuncu, koşulları elverişli hale getirir ve kendi oyununu yazmaya karar verir. Artık sadece komedi rolünde oynamıyor aynı zamanda göklerde uçuyordur. Gözlerinin içine baktığınızda bu özgürlüğü ve beraberinde hayata bağlılığı görebilirsiniz. Peki bizler hangi taraftayız?

Giyimimiz kuşamımız aynı da olsa bazen dışarıdan bir yazılımın farklı sürümleri gibi de gelsek gerçekte her birimiz şahsımıza münhasırız. Ya sahiden münhasırı keşfetme yolunu seçtik mi? Tabii bizim bu yolu seçmemizin yanında özgürleşmemizi etkileyen   çok önemli bir durum daha var. Diyelim ki bizler de kendi oyunumuzu yazdık, çizdik.(Burada yazıp çizdiğimiz kaderimizi oluşturmamız değil, kaderimizi seçebilme özgürlüğümüz.) Sahnede oynamaya başladık ancak sahne bizim değil aslında sahne Tanrı dışında kimsenin değil ancak geçici bir süre idare etmeleri için başkalarına izinler veriyoruz,iktidarlar gibi.En basit şekilde düşünürsek iktidarların yaptıklarını eleştirdiğimiz alan dahi sınırlı. Sosyal medya aracılığıyla eleştirimizi kendi aramızda yine sınırlandırılmış bir alanda yapıyoruz. İşin trajikomik tarafıysa kendimizi özgür sanıyor olmamız. Noom Chomsky bu konuyla ilgili çok yerinde sözler söylemiş :”İnsanları edilgen ve itaatkar kılmanın en zekice yolu  kabul edilebilir düşüncenin alanını olabildiğince sınırlamak, o alan içinde ”canlı” tartışmaların yapılmasını sağlamak, hatta insanları o alan içinde kalmak koşuluyla daha muhalif ve eleştirel olmaya cesaretlendirmektir. Bu tutum, insanlara düşünce özgürlüğünün var olduğu hissini verirken tartışmalara sistemin koyduğu sınırları dayatır.”

Küçük bir kız çocuğundan başlayıp insanın halleriyle devam ettirdiğim yazımda iktidarlara da uğradım. Hayat da böyle değil mi zaten? Biraz ondan biraz şundan biraz iyi biraz kötü. Asla her şey kusursuz gitmez gitse mükemmelliğin verdiği histen boğulurduk sanırım.

Sizleri yorduysam kusuruma bakmayınız ama sizi yazımın başında bahsettiğim küçük kızın beni alıp götürdüğü şehirden mahrum edemem. Öyle bir yer ki burası Küçük Prens’te bahsi geçen boa yılanının yuttuğu filin resmini çizdiğiniz zaman kimse sizi yargılamıyor. Kimse şöhrete ve paraya tapmıyor, beynini büyüklü küçüklü ekranlara bakarak uyuşturmuyor. Burada kimse kategorize edilmiyor, fişlenmiyor. Herkese kendi kişiliği ve liyakati çerçevesinde değer veriliyor. Burada koltuk bir ev eşyasından başka bir şey değil. Ne sevdası adı altında yapılanları ne de buyrukları ifade ediyor. Burada isteyen özgürce koşup oynuyor. Küçük kız çocuklarına zarar gelmiyor. Onların melek olup uçtukları öğrenildiği zaman akıllara ilk önce ”tecavüz” gelmiyor. Burada küçük kız çocukları intihar da etmiyor, öldürülüp intihar süsü de verilmiyor.

Öyle güzel bir şehir. Adını o da bilmiyor ben de… Eve geliyorum hiç istemeyerek. Mutlu olduğum şey ise küçük kızın o güzel yerde sonsuza kadar istediği her şeyi yiyerek oyun oynayacağı…
Aklımdaysa sorular…O yer gibi olması talep edilemez olsa da bu kadar berbat mı olmalıydı buralar? Bu kadar kirlenmeli miydi? Herkes aynaya baksa ta en başından kötülükleri başlatan o şeye duygulara hakim olmayı öğrenemez miydik? Kıskançlığa, kibre, kine…Geçemez miydik hesap sormak için aynanın karşısına? Yapamadık, ağır geldi. Şimdi lağım kokan bu yerde ağızlarımızdan her gün pislikler akıtarak yaşadığımızı sanıyoruz. Bizi hayatta tutan tek şey ise hala var olan umudun, güzelliğin bir ucundan tutuyor olabilmek…

Abone Ol 
Elif Üründü

Elif Üründü

20 yaşında bir hukuk öğrencisi. Kendini bildiği andan beri avukat olmak isteyen, çok konuşkan, çok tezcanlı, biraz münzevi, biraz kalabalık biri. İlkokuldaki Türkçe çalışma kitaplarında cevapları satırlara sığdıramayan o kız. Yazmaya sistemin gazabına uğrayıp ara verenlerden. Specter ona bu kapıyı tekrar çaldırıyor. Kendi halinde yazıyor ve kusurlarını mazur görmenizi rica ediyor.