HİLAFET SERİSİ 1

∎ Tahmini Okuma Süresi: 8 Dakika ∎

Söz tanımından koparılırsa…    

Fazıl Say – Chopin: Nocturne No.21, in C Minör, Op.posth B.108

   Es sual: “Yav gardaşım ben ateistim. Dini reddetmişim, ne işim olur halifelerle?” 

   El cevap: Bu yazın dizisi inancın değil, bir kitabı doğru kabul edip ona uymadığını fark etmeyenlerin veya fark etse de yaptıklarının doğru olduğunu düşünenlerin; içlerine düştükleri tutarsızlıkları ve şu sıralar çığlıklarla savundukları değil din dışı, insanlık dışı fikirlerin onların doğru kabul ettikleri kitap ve aklın önümüze koydukları çerçevesinde değerlendirilmesidir, yani bir erdem meselesidir.”

   Yakın uzaklıktaki yıllardan birinde, internet ortamında fazlasıyla aratılacak kadar popüler olmuş bir konu vardı: ülkelerdeki tuhaf yasaklar. Birçoğumuz da bu konunun ilgi çekiciliğine kapılıp bu konuyu Google amcamıza sormuşuzdur. Bir ülkede belirli bir saatten sonra sifon çekmek yasaktı, Singapur’da sakız çiğnemek yasaktı, adını hatırlamadığım başka bir ülkede pazar günleri çamaşır makinesini çalıştırmak yasaktı, evet bir yandan hangi ülkeler olduğunu bakmaya üşendim ama bir yandan da sizi bakmaya teşvik etmek istedim. Bu yasakların bazıları, yaşanmış problemlerin sonucu iken bazıları sebebi hatırlanmayan ve kültürlere yerleşmiş kuralların sonucu idi. Lakin birçok ülkenin adı geçtiği listelerde bizim ülkemiz yoktu. Oysa -bence- en tuhaf yasaklardan biri bize ait; bilmemek yasak! Bu yasama organından çıkmış veya güzelim kararnamelerle vuku bulmuş bir yasak değil. Tamamen el emeği göz nuru olarak toplumumuzun peyda ettiği bir yasak.

   Elbette her yasağın bir veya birden çok sonucu olur. Netekim halkın bağrından çıkmış bu yasağımızın da birden fazla sonucu var. Lakin ben birine “methiyeler” düzmeye programladım kendimi.

   Bilip bilmediğimizi bilmeden, sadece duyduklarımızla sahiplendiğimiz bir kavram. Sadece duymakla da yetinmeyip üzerinden sistemler ürettiğimiz bir kavram. Hatta bu da yetmez deyip tarihi ve inancın temellerini hiçe sayıp yalan olduğunu unuttuğumuz veya umursamadığımız gerekliliklerle yücelttiğimiz bir kavram. “HİLAFET”.

   Bir fıkra vardır, bilirsiniz, lakin bilmeme ihtimalinize karşın ben hafiften çıtlatayım. Bir gün vaaz vermek üzere bir imam camide yerini alır ve anlatmaya başlar:

“Çocuk sahibi olamadığına üzülen Hz. Davut Allah’a dua eder ve der ki ‘Rabbim bana bir kız evlat verirsen sana onu kurban edeceğim.’ Duası kabul olan Hz. Davut’un bir kız çocuğu olur ve Hz. Davut kızının adını Aişe koyar. Ve vakit tamam olur, bıçağı kızının boynuna dayar. O esnada gökten elinde bir keçi ile Azrail iner ve der ki ‘Onu bırak al bu keçiyi kurban et.’ Bu fiyaskonun üzerine cemaatten bir kişi ayağa kalkarak, ‘Bunun neresi düzelir bilmem ama yine de düzelteyim… Hz. Davut değil Hz. İbrahim, kız değil erkek, Aişe değil İsmail, Azrail değil Cebrail, keçi değil koç olacak.’”

   Her ne kadar fıkranın içeriğinde anlatılan kıssada problemler olsa da (Örneğin, Kuran’a göre Allah İbrahim’e oğlunu kes emri vermemiştir, Azrail diye bir adlandırma Kurani bir tasvir değildir…) yazının asli yolunu talileştirmemek amacıyla bu hususu başka bir yazıya devrediyorum. İyi de bu fıkranın burada ne işi var? El cevap: İçinde küçücük bir tebessüme sebep olacak protest bir tavırdan gayrı etkileyici bir tarafı bulunmayan bu fıkra, hal-i pürmelalimize benzer bir durumu ortaya sermektedir. 1400 küsur yıllık İslam tarihinin büyük bir bölümü bu fıkra ile açıklanabilecek vaka ve kabullere sahiptir. Biz şimdilik bu uzun ve üzücü listeden bir maddeye odaklanalım; hilafet. Ben de bu fıkradaki cevap sahibinin yolunu izleyerek Hilafet konusunu rahleye yatırma niyetindeyim.

   Hilafet kavramı ile ilgili cevabına bakılmamış o kadar çok soru var ki bu soruları sıraya koymak ecel terine eş değer düşüyor; halifeler seçilir mi yoksa atanır mı, halifelik makam mıdır yoksa sıfat mıdır hatta yoksa bir sıfatın parçası mıdır, halife kimin halifesidir; Allah’ın mı yoksa peygamberin mi, halife hem dini hem de siyasi olarak mı sorumluluk sahibidir yoksa iki bölümde bir ayrışma var mıdır, halifelik kavramı tarih sahnesinde ne gibi değişiklikler geçirmiştir? Bu soruların ve daha birçok sorunun cevabı dökülen teri buhar edecek derecede şaşkınlık içerecektir, ben kefilim.

   Sıraya koymakta zorlanmadım dersem yalan olur. Lakin bu soruları tarihteki yerlerine oturtarak ve bu düzlemde asli kaynaktan ayrılmayarak cevaplamanın en doğru usul olacağına karar kıldım.

   Yazın geleneğine uyarak ilk başta halife kelimesinin manasından bahsedelim. En temel anlamıyla halife, birine halef olan yani birinin yerine gelen anlamında kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu anlamdan bakıldığında, halifeliğin bir makam değil bir sıfat olduğuna kanaat getirebiliriz. Oysa tarihi ilerleyişe bakıldığında, saltanatın da bu kavrama zorla eklenmesi ile halifelik bir makam halini almıştır.

   Peki, bu halife kimin halifesidir? Anlamından yola çıktığımızda peygamberin halifesi olması gerekir. Netekim ilk halife Hz. Ebu Bekir’e “halîfetü resûlillâh” yani peygamberin halifesi denmiştir. Hz. Ömer’e ise “halîfetü halîfeti Resûlillâh” yani peygamberin halifesinin halifesi demek makul görünse de genel olarak “emîrü’l-mü’minîn” ibaresi kullanılmıştır. Lakin başlangıçta Hz. Ömer’e peygamberin halifesinin halifesi dendiği olmuştur. Yani Hz. Ebu Bekir peygamberin halifesi iken, Hz. Ömer Hz. Ebu Bekir’in halifesi olmuştur. Peki, Hz. Ebu Bekir peygamberin hangi sorumluluğunun halefi olmuştur? Elbette peygamberlik görevinin değil, politik sorumluluğunun halefidir. Aslında sadece bu çıkarımla dahi halifeliğin dini değil politik bir kurum olduğunu, hatta kurum da değil sadece sıfat olduğunu anlayabiliriz. Ama biliyoruz ki bir şey dinden kabul edildiyse kabuğu kaplumbağa ile yarışır. Bu sebeple sivri taşları yerinden çıkarmaya devam etmek en iyisi.

   Peygamberin ve ondan sonra gelenlerin halifesi olma işi bizim “tertemiz” tarihimizde nasıl bir şekle bürünmüş ola? Tahminim odur ki halife sayısı her dönemde arttıkça, yeni halifelere peygamberin halifesinin halifesinin halifesinin halifesinin… halifesi demeye üşendiklerinden bu işi direkt olarak Allah’a bağlamayı seçtiler ve bu kısa yol olarak “Allah’ın halifesi” dediler. Şaka bir yana iktidar ve ihtiras uğruna, yücelik ve biriciklik uğruna insanın bir kelimeyi manasından, dini yolundan nasıl saptırabileceğini bu vaka açıklıyor.

   Hz. Ebu Bekir’den tarih sahnesinin perdelerini kaldırmaya başladığımızda Müslümanlar arasında halifenin nasıl belirlendiğini görebiliriz. Peygamberin vefatı üzerine bize göre alelacele sayılacak lakin o dönemde kültürel olarak kırkın veya başka bir “kutsal(!)” sayının çıkması beklenmediğinden, peygamberin ölümü sonucu ortaya çıkan yönetim (emr) işindeki boşluğun doldurulması gerekti. Her ne kadar hem Sünni hem de Şii kaynaklarda peygamberin biri veya birilerine halifelik konusunda işaret etmesi gibi konulara ilişkin rivayetler (örneğin: Gadir-i Hum) bulunsa da, hem böyle bir şeyin Kuran’ın ruhuna ve ruhunu somut kılan birçok ayete (örneğin: Onlar toplumsal işlerini (emruhum) şura ile görürler 42/38 ) aykırı olması hem de böyle bir vakanın söz konusu olması durumunda sahabenin ekseriyetinin bunu yok saymasının mümkün olmaması hasebiyle, rivayetlerin ciddiye alınamayacağı açıktır. Bu durumda politikada söz sahibi olan ve konu hakkında bilgisi olanlar birkaç çekişme haliyle peyderpey olarak bir araya geldiler ve bir emr yani bir başkan seçtiler.  Elbette bu seçimde ilk başta Medine ahalisinin -yani ensarın- aceleci davranması, daha fazla katılımı beklemeden kendi aralarından birilerini çıkarmak istemesi, bunun üzerine muhacirlerden bazılarının duruma yetişmesi ve bu yetişme aşamasında bazı kıymetli muhacirlerin durumdan habersiz bırakılması seçim işlemini kusurlu gösterse de öyle veya böyle Sokrates’in demokrasi algısına yakın bir seçim yapılmıştır. İsrafil Balcı Hoca’nın da üzerinde durduğu üzere (emeklerine sağlık) bu seçim direkt olarak bir makam bağlamında bir halife değil, bir başkanlık seçimi idi. Yani tamamen politik bir sorumluluğu içeren, dini bir anlama sahip olmayan bir görev idi.

   Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın halifelik görevini üstlenişleri çokça engebeli bir süreç olmadığından onları bu yazın serisinin devamına bırakmadan anmak daha doğru olacaktır. Hz. Ömer ilk başta işaret edilmiş, daha sonra da atanarak halife olmuştur. İlk işaret Hz. Ebu Bekir’in namazı dahi kıldıramayacak halde olduğu bir hastalık zamanında namazı kıldırmak için Hz. Ömer’i seçmesidir. Halifenin yani aslında emirin bir görevi de namaz kıldırması idi. Hatta Ebu Bekir’in Ömer’e namaz kıldırtması, toplum içinde Ebu Bekir’in Ömer’i halife olarak işaret etmesi anlamı taşıdığı düşünülerek homurdanmalara yol açmıştı. Çünkü Hz. Ömer’e nispet edilen bir söze göre, Hz. Peygamber hastalığı döneminde Hz. Ebu Bekir’e imamlık görevini vererek onun halifeliğine işaret etmiştir. Oysa Ömer ileriki zamanlarda bu sözü söylemesinin sebebini, ensarın aceleye getirdiği halife seçiminde bu hususu belirterek işi sükûnetle çözmek istemesi olarak açıklamıştır. Bunun yanında, aslında peygamberin böyle bir işaret etme amacı olmadığını şuradan anlayabiliriz: hastalığının belirli bir döneminde böyle bir isteği olması halinde, bunu beyan edebilecek kudreti de vardı. Fakat böyle bir olay gerçekleşmemiş ve peygamber bir halife tayin etmemiştir.

   Kısmen işaret etme olan bu olaydan sonra Hz. Ebu Bekir, birkaç sahabe ile istişare ederek -bir kısmın itirazına rağmen- Hz. Ömer’in halife olmasına dair bir belge hazırladı ve bu kararı halkın önünde beyan etti. Görüldüğü üzere ilk halife seçimine göre daha çok atama gibi görünen bu olayla şura anlayışı kısmen askıya alınmıştır. Asli manasıyla şura, kararı beraber alma anlamı taşırken, bu sıralarda anlamını kısmen yitirerek daha çok danışma anlamına gelmeye başlamıştır. Netekim Osman’ın halife oluşunun, Hz. Ömer’in kendi vefatından önce altı Kureyşli belirleyerek onlara aralarından birini seçmelerini emretmesi üzerine gerçekleşmesi, oligarşik bir yapı olarak algılanarak durumun daha kötüye gittiğini göstermektedir. Bunun yanında bir diğer üzücü taraf; Ömer’in atanması esnasında Ebubekir’in danıştığı kitle içerisinde ensardan sahabeler varken, Ömer’in içlerinden bir halife seçmesini istediği ekip tamamen Kureyşlilerden oluşmakta idi. Yani ilk halife genel anlamda bir oylama, bir şura ile belirlenmişken (birkaç eksikliğe rağmen); bir sonraki halife kısmen etnik farklılıkların (ensar ve muhacirler) olduğu bir ekibe danışılarak o anki halife tarafından atanmış; ondan sonraki halife ise sadece tek bir etnik gruptan (sadece muhacirler) oluşan oligarşik bir yapının içinden belirlenmiştir.

   Gördüğünüz gibi sevgideğer okur, durum kötüye gitmeye başladı bile. Bu kötüye gidiş içinde şükredeceğimiz en büyük şey; günümüzde hala hırçınca süren ve bahsettiğimiz döneme çok uzak durmayan bir dönemde başlayan halifeliğe, dini bir kimlik atfetme davası hâlâ görülmemekte. Şu ana kadar bahsettiğimiz halifelerin hiçbiri -özellikle ilk ikisi- emir olmaktan, yani siyasi bir lider olmaktan başka bir vasfa sahip değildi. İşleri, peygamberin etrafında toplanan insanların peygambere vakfettiği yönetme işini üstlenmekti.  Hep öyle mi oldu peki?

El cevap: göreceğiz.

Selam ile…

Oğuzhan Daştan

Oğuzhan Daştan

Ankara’da doğdu. Okumayı öğrendi ama “oku” denilen “şey”leri hiç sevemedi. (Bu yüzden kutsal Rus edebiyatına hâlâ mesafelidir.) Bu okumama sevgisi, onu istemediği bölümlerde zaman kaybetmeye ve hayal kırıklıklarına itti. Sonra merakına yenik düştü ve hâlâ olduğu üniversitede hukuk fakültesinde merakını teskin etmeye başladı. Kendisinin bu platformda yazdığı “şey”lerle alakalı bir diploması yoktur, kendisinin bu platformdan başka bir mecrada adıyla yayınladığı bir yayını olmadığından dikkate şayan bir ün veya unvanı da yoktur, kendisi ulvilik iddiası olması hasebiyle ne söylediğine bakılmadan önce dikkatleri üzerinde toplayabilen bir peygamber de değildir. Yolda şahit olduklarını borçları olarak görüp buraya bu borçlarının hesabını düşmektedir. Yunus Emre’nin “Sevdiğimi demez isem sevme derdi beni boğar.” sözünü kendi gününe revize ederek “Bildiğimi demez isem bilme derdi beni boğar.” sözünden aldığı hevesle meşhum ve meşhud olma niyetindedir.