HİLAFET SERİSİ 2

∎ Tahmini Okuma Süresi: 12 Dakika ∎

İlk Seçimden Son Seçime

Erdem Ergün – Zahid Bizi Tan Eyleme

    Es sual: “Yav gardaşım ben ateistim. Dini reddetmişim, ne işim olur halifelerle?”  

   El cevap: Bu yazın dizisi inancın değil, bir kitabı doğru kabul edip ona uymadığını fark etmeyenlerin veya fark etse de yaptıklarının doğru olduğunu düşünenlerin; içlerine düştükleri tutarsızlıkları ve şu sıralar çığlıklarla savundukları değil din dışı, insanlık dışı fikirlerin onların doğru kabul ettikleri kitap ve aklın önümüze koydukları çerçevesinde değerlendirilmesidir, yani bir erdem meselesidir.”

   Alınan kararlar, şaşılan olaylar, gelinen durumlar, yaşanan kaoslar… Neredeyse hiçbiri denilecek kadar bir kısmına değinmek mümkün değil. Oysa ilk halifenin ilk oluşunun; hem halife hem de toplum üzerinde yarattığı şaşkınlık, bu şaşkınlığı kullanarak mal sevdasını ortaya koyanların isyanı, peygamberin ölümünü dini kendilerine çevirmek için fırsat sananların düşkünlüğü gibi o kadar büyük ve değerlendirmeye açık vaka var ki. Hele ikinci ve üçüncü halifelerin döneminde yaşanmış olayların dışında sadece katledilişleri dahi sayfalarca tefekkürü mecbur kılmakta. Ama özlü denen sözü haklı çıkarmak zorundayız maalesef; “Bir hedefi amaçlamak geride kalan hedefleri ıskalamaktır.”

   Iskalamış olmanın rehavetine kapılmadan Hz. Ali’ye dönmek gerek. Bu dönüş sizi korkutmasın sevgideğer okur, tekrar tekrar öncesine döneceğiz. Ali ve halifelik konuları hem Sünnîlik hem de Şiîlik için tartışmalarla anıldı hep. Hatta bu tartışmaların sonuçlarından biri de bugün halifenin dini sorumluluklarının varlığı iddiasının temellerini oluşturuyor diyebiliriz.

   Hz. Ebu Bekir’in bir çardak altında aldığı biat haber olarak Hz. Ali’ye ulaştığında; Hz. Ali, peygamberin cesedini yıkamış ve bazı kaynaklara göre namazını da kılmıştı. Hatta bazı iddialar o kadar ağır ki; Ali peygamberi defnetmiştir. Ebu Bekir ve Ömer’in Ali’ye “Niye bizsiz ettin bu işi, peygamberi çıkaralım namazını beraber kılıp tekrar defnedelim.” dediği ve Ali’nin bunun üzerine savaş kıyafetlerini giyerek “Dokunanı yakarım.” minvalinde bir uyarıda bulunduğu iddia edilir. Bu iddianın ciddiye alınabilmesi pek mümkün değildir. Çünkü cenazenin defni en erken bir gün sonra yapılmış olabilir (ciddi bir araştırma bu seçeneği makul kılar), bu durumda iktidar toplantısı bir günü aşmadığına göre ve aynı zamanda peygamberin defin yerinin belirlenmesinde Hz Ebu Bekir’in peygamberin bir sözünden hareket ederek karar vermesi söz konusu olduğuna göre, defin esnasında Hz Ebu Bekir’in de orada olduğu akla uygun görünmektedir. Ama bunun yanında, kimi İslam tarihçileri defin işleminin toplantı zamanında yapıldığını ve peygamberin cenaze namazının cüzi bir kalabalık tarafından kılındığını iddia eder. Elbette bu namazın akabinde her gelenin tekrar cenaze namazı kıldığı da belirtilir. Hangi olayın ne kadar gerçek olduğu tartışma konusu iken (bu tartışmaları ciddi bir kaynak taraması yaparak veya kaynakları güçlü bir zihinle irdelemiş adil insanların kitaplarına bakarak sonlandırabilirsiniz) Ali’nin bu süreç içerisinde büründüğü belki sinirli, belki de kırgın kisve için iki sebep öne sürülebilir (bunları beraber veya ayrı ayrı alabilirsiniz): ilk sebep peygambere duyulan saygı ve sevgiye rağmen devlete yönetici seçmede acele edildiğini düşünerek büründüğü duygusallık ve kırgınlık, ikinci sebep ise o peygamberin başında dururken ona haber verilmeden, o davet edilmeden böyle bir işin yapılmış olmasına dair bir sitem. Hatta yine kesinlik atfedemeyeceğimiz kayıtlarda Ali’nin “Niye bensiz böyle bir iş ettiniz?” minvalinde sözlerle sitem ettiği belirtilir.

   Hz. Ebu Bekir’in halife olması üzerine art niyetler devreye girmiş ve buna Hz. Ali’yi alet etmek istemişler. Bunlara örnek olarak şunu söyleyebiliriz: -belki de Ali’nin siteminden haberdar bir biçimde-  Ebu Cehil’in ölümünden sonra Mekkeli müşriklerin başı olan, buna rağmen Mekke’nin fethinden sonra bilinmeyen (tahmin edilse de kişinin imanına karışmamak için söylenmeyen) bir sebeple Müslüman olan Ebu Süfyan, Hz. Ali’ye “Gel sana biat edelim.” diyor, bunun üzerine ise Hz Ali “Ben senin hiç hayırlı bir işini görmedim.” diyerek onun kirli amaçlarını def ediyor.

   Ali’nin kendi halifelik dönemine kadar önceki halifelere direkt olarak biat edip etmediği tartışmalı olmakla beraber, doğru olması mümkün bir vaka olarak Hz. Fâtıma’nın vefatına kadar bu müessese ile mesafesini gayet net bir uzaklıktan korumuştur ki Hz. Fâtıma ölene dek Hz Ebu Bekir’e biat sunmamıştır. Hz. Fâtıma’nın vefatının ardından Hz. Ebu Bekir ile olan mesafesini azaltarak deyim yerinde ise ona danışmanlık yapmıştır. Tahminimizce bu danışmanlık, günümüz kavramlarından part-time olarak nitelenebilir, yani Ebu Bekir’in ihtiyaç duyması halinde ona danışması olarak düşünülebilir. Bunun yanında duruma netlik kazandırmak için şunu belirtmemiz elzemdir: Ali hiçbir halife ile savaşa katılmamış ve hiçbirinin yönetiminde direkt olarak idari bir görev almamıştır. Bunun bir istisnası, Hz. Ömer döneminde Hz. Ömer’in bir seyahati sırasında askeri olarak sorumluluk aldığı bir vakadır.

   İlk olarak Mustafa İslamoğlu Hoca’dan duyup Hz. Ali’nin kişiliğine yakıştırdığım ve her nedense duyduğum anda mest olduğum, ardından gözümle görünce sebebi üzerine daha çok tefekkür ettiğim bir söz var, Ali’nin kendi ağzından o dönemler için kendini tasviri: “25 yıl kuyulara konuştum.” Evet, devlet bir yanda ilerliyor gelişiyor; hatalar, kaoslar, güzel şeyler, ilham alınacak vakalar yaşanıyor, diğer yanda Ali kuyulara konuşuyor. Belki bu olay bile o dönemi anlamak için üzerine düşülmesi gereken bir şeydir.

   Ali’nin halife olarak seçilmesi, İslam tarihinde halifelik için yapılan son seçimdir. Hatta Ali’nin bizzat kendisinin ısrarı ile halkın direkt olarak biadını talep etmesi, o zamana kadar yapılan halife seçimlerinden daha demokratik olduğuna bir delalet sayılabilir. Netekim bu seçimden önce iki seçim yapılmıştır: biri Osman’ın kendisinin de içinde bulunduğu bir üst kurul tarafından seçilmesi, diğeri ise Ebu Bekir’in toplumun tümünden olmasa da politikaya dâhil olan ve o dönem için milletvekili sayabileceğimiz -yani bulundukları kabileleri temsil eden- kimselerin kararı ile seçilmiş olması. Ama şu da belirtilmelidir ki Hz. Ebu Bekir’i seçen milletvekilleri içinde olmayıp başka kabileleri temsil edebilecek sorumluluklara sahip zatlar da vardı. 

   Ali o dönem için küçük bir meclis olarak kabul edilen bir topluluktan halife olmasına dair bir teklif aldı, lakin bunu kabul etmedi. Israrlara dayanamayarak bu teklifi kabul etmesi için halkın çoğunluğundan biat almayı şart koştu. Netekim öyle de oldu fakat sular durulacak gibi değildi. Çünkü Osman büyük bir isyancı topluluğu tarafından katledilmiş ve bu isyancı topluluk hâlâ yerini korumakta, katili teslim etmemekte idi. Hatta katil olarak hep birlikte kendilerini öne sürüyorlardı.

   Gözden kaçmış veya döneme uygun bulunmamış bir şekilde askıya alınan şura bütün topluma mal edilmiş ve bir halife seçilmiş. Halife kaosun ortasında, kaos fitnelere müsait halde. Ama olsun biz biraz durup sevinelim. Çünkü bir ayetin emri (şura) her ne sebeple yerine getirilmiş olursa olsun uygulandı. Bu kadar sevinç yeter, üzülme vaktidir sevgideğer okur çünkü bu son şura idi.

   Kendi keyfime yenik düşüp tarihe fazla gömülmüş olabilirim. Bu sebeple biraz da özür mahiyetinde sayılması dileğiyle geriye dönüp birkaç noktaya temas edeceğim. Demekten sıkılmamaya yemin ederek, tekrar belirtip örneklerine geçelim; halifelik dini bir kurum veya dinin bir emri değildir. Nereden biliyoruz?

   Kur’an Müslümanı kadar gereksiz ve hatta israfa mahal veren bir kavram yoktur. İlk akla gelen soru da şudur: diğerleri kimin Müslümanı? El cevap: onu onlara sorun. Durun durun, kafanız karıştı biliyorum. “Bu kimin tarafında, övdü mü, yerdi mi?” dediğinizi duyduğumu varsayın. Evet, bahsettiğim kadar kötü bir kavram bu. Ama bazen anlam olarak “kötü” olan, var olma hikâyesi ve varlık sebepleriyle iyi, hatta “en iyi” olabilir. Nasıl ki şura kelimesi kendi “en iyi” anlamını, olsa olsa bu kadar kötü olabilecek – kavramın doğası sayesinde nispeten  berbat olmayan- “en kötü” anlamıyla değişti; Kur’an Müslümanı kavramı da kendi tutarsızlığını, anlamının aksini yaşantısı ve anlayışlarıyla ispat edenler sayesinde yok etti. Yani Müslümanlar o kadar Kur’an’ı kendi din anlayışlarının dışına attılar ki Kur’an Müslümanı olmak bütün tutarsızlıklara rağmen doğruya dönüşün adı oldu.

   Bu tutarsızlığın gönüllü bir esiri olarak halifelik makamı ve tarihine baktığımızda; Kuran’ın, Müslümanlara “Hadi gidin bir İslam devleti kurun, başına da peygamber ölünce dini güdecek bir halife koyun.” demediğini biliyoruz. Medine Devleti’nin kurulması da başına peygamberin geçmesi de öyle veya böyle toplumun kararı idi. Bu karar bazılarınca doğru ve makul görülerek, bazılarınca ise belirli menfaatler çerçevesinde mümkün oldu. Ama bu devlet bir İslam devleti değildi. Çünkü İslam’ın bir devlet rejimi yoktu, sadece bir devletin neler çerçevesinde olması gerektiğine dair sunuları vardı. Yüzyıllardır sürekli anılsa da, çoğu zaman beraber anılacak kadar üstlerinde kümülatif olarak durulmamış bu kavramları; bize en doğru şekliyle cem ederek sunduğu için Mustafa İslamoğlu’na sınırsız ve sınıfsız teşekkürlerimi sunmayı, hiç bitmeyecek bir borç olarak görüyorum; Hakikat, Adalet, Ehliyet/Liyakat, Merhamet, Meşveret. Kur’an’a bütünüyle bakıldığında bir Müslüman’ın bir devletten ancak/mutlaka bunları talep edebileceği gayet net bir biçimde görülmektedir.

Instagram Banner

   İslam’a hukuk atfedebilmek için; aksi olduğunda ne olacağı belli olmayan kurallarla veya suçun ve bu suça karşı cezasının belli olduğu birkaç kuralla hukuk yaratılamaz. Bir kurallar bütününe hukuk diyebilmek için belirli bir sistematiğinin, devamlılığının nasıl sağlanacağına dair bir belirliliğin ve en önemlisi geneline baktığınızda bir anlayış ve ruhun belirgin olması gerekir. İslam’ın devleti olabileceğini İslam Hukuku’nun varlığına bağlayanlar, eğer savunmalarını “E bunları hepsi bizde var, biz bunların hepsini; vahiy, hadis, icma ve kıyas ile sağlıyoruz.” diyerek yapacaklarsa yine Kur’an’a dönüp Kur’an’ın kendisini dini yeterlilik bağlamında nasıl tanımladığına bakmalarını rica ediyorum. (Yanlış anlaşılmamak maksadıyla şunu da söylemeliyim; İslam’ın belirli hukuk dallarında gözetilmesini istediği değerler de vardır. Bunun yanında İslam’ın tüm hukuk dallarından beklediği değerler de mevcuttur. Yani İslam’ın hukuku yoktur lakin hukuka dair söylediği çok ve kıymetli şey vardır.)

   Bu katı nutuktan ve bu metnin ortasındaki girizgâhtan sonra mefhumu muhalif kabul edilebilecek bir örnek sunacak olursak; daha önce de belirtmiştik, şura gibi ayetle sabit bir kavram dururken bir halifenin kendinden sonraki halifeyi tayin etmesi veya bir halifenin kendinden sonraki halifenin şu gruptan seçilmesini emretmesi gibi olaylar sayesinde halifelerin bazı zamanlarda dinin dışında eylemlerde de bulunabildiğini görebiliyoruz. Burada asıl dikkat edilmesi gereken; bu yapılanların gerekli veya yanlış durumlar olup olmamasına bakılmaksızın değerlendirildiğinde, bu vakaların hiçbiri dini bir emir olarak kabul edilmemiş -yani halifelerin aldığı kararlar dini hüküm olarak görülmemiş- ve görüldüğü gibi sürekli olarak değişkenlik göstermiştir. Bu da tekraren bize gösteriyor ki halifelik siyasi bir kurumdur ve dinen hüküm verme makamı değildir. Şimdilik!
 

   Peki, “şimdilik öyle” ne zaman “artık öyle değil” ile yer değiştiriyor? Son seçimin halifesinin katli ardından gelen halife, meşruiyetini dini kullanarak sağladığında şimdiki halife algımızın tohumuna can suyu veriliyor. Bu gaspın öncesi ise ulemanın ilk fitne diye andığı olay ve devamıyla kana bulanıyor. Uzun uzun değinmek istesem de olayların isimleri ve birkaç bilgi ile yetinmek zorundayım.  

   Cemel ve Sıffin Savaşı en büyük sayılacak iki olaydır. Ama bu dönemde topu topu bir söz diyebileceğimiz cümleler belki de bugünlerin halife hayranlarını doğurmuştur. Belki bu iki olay halifelik makamının içini değiştiren olaylar değil ve sadece tarihi vakalar gibi gözükebilir ama bu kanlı mücadelelerin sonu öyle bir kuyuya çıkıyor ki; taş orada ağırlaşıyor, orada bulanıklaşıyor. 

   Akraba sevgisinin bir sonucu olarak, her yere kendi akrabalarını vali veya başka görevlerde atamasıyla ünlenen ve hatta bu hususun birçok haksızlığa neden olmasıyla isyan fitilini istemeden ateşleyen Osman bu sebepten ateşlenen isyanının kurbanı olmuştur. Tüm kırgınlıklarına ve tüm tenkitlerine rağmen Osman’ın katledilmesine razı gelmeyen Hz. Ali, kendisini ve evlatlarını isyancıların karşısında konumlandırmış lakin Osman’ı korumakta -karşı tarafın kan dökmedeki aşkı sebebiyle- başarılı olamamıştır. Yazın serimizin devamında sürekli anacağımız ve Osman’ın akrabası olan Muâviye (o esnada Şam valisi), isyandan haberi olmasına ve bir miktar askeri Medine’nin girişine yollamasına karşın “Ben haber vermeden müdahale etmeyin.” demiş ve bilerek veya bilmeyerek Osman’ın katledilişinde etkisiz kalmıştır. 

   Hz. Ali’nin halife olmasından itibaren Muâviye, sürekli olarak Osman’ın katillerinin bulunmasını talep etmiştir. Hz. Ali ise, bunun için soruşturmanın gerekli olduğunu ve bu sayede kimseye haksızlık yapılmayacağını söylemiştir. Burada şaşırtıcı olan; Osman döneminde onu tenkit edenler ve devamında Hz. Ali’ye biat edenler, bir anda Osman’ın katilinin bulunması için aceleci olunması gerektiğini belirterek Hz. Ali’ye baskıda bulunmaya başlamışlardır. Bu acelecilik kimilerine göre istenilen makamların elde edilmemesinin veya elde edilen makamların kaybedilmesinin bir tezahürü olarak görülmüştür.   

   Bu arada Hz. Ali, Osman döneminde liyakate bakılmaksızın akrabalık esasıyla atanan devlet görevlilerini tek tek azletmiştir. Genelde Osman döneminde atandığı sanılan Muâviye, aslında Hz Ömer döneminde mükemmel bir dikkat ile kontrol edilmek üzerine Şam’a vali olarak atanmıştır. Hz. Ali onun yerine başka birini Şam valisi olarak atadığında Muâviye ve eşrafı “Biz Osman’dan başka birinin atadığı valileri kabul etmeyiz.” diyerek müstakbel valiyi geri yollamışlardır. İşte bu, çekilecek kanlı ıstırabın fitilinin ateşlendiğinin ilk fiili ispatıdır. Geleceğin halifesi bu olayda hem liyakatten yüz çevirmiş hem seçimi tanımamıştır. İşin tuhaf tarafı, dinin emirlerine bu kadar ters duran biri ilk defa halifeliği siyasi bir kuruma dönüştüren kişi olacaktır.

   Cemel vakası kanlı ve üzücü bir olay olmanın dışında, değerlendirilecek birçok nüveye sahiptir lakin sonrasından gelen Sıffin savaşı konumuzla daha bağlantılı olduğu için bu olayı üzüntü ile anarak geçmek mecburiyetindeyiz. Ancak geçmeden önce şu söylenebilir: Ali’nin hilafetinden rahatsız olanlar (kendi hevâlarına yenik düşmüş bir çoğunluk), Osman’ın cesedini art niyetlerine alet edip masumiyetlerinin yanında kırgınlıklarını taşıyan kıymetlilerin aklını bulandırarak öne sürmüşlerdir.

   Sıffin vakası ise yine aynı sebepten öne çıkarılmıştır ve siyasete dinin en net biçimde alet edildiği noktadır. Muâviye’nin ordusu savaşı kaybediyor olmaları sebebiyle zelil olmaktan kurtulmak için, mızraklarının ucuna Kur’an sayfaları takmışlar ve slogan olarak Kur’an’ın hakemliğini talep etmişlerdir. O zamana kadarki en büyük “oy”la seçilmiş halifeyi, bir cinayeti kendi arzularına bahane edip silah zoruyla devirme niyetine girmişlerdir. İlk başlarda sadece katil peşinde koşanlar o gün “Hem katili bulacaksın, hem de halifeliği bırakacaksın.” diyerek niyetlerini belli etmişlerdir.

   Seçilmiş halife, siyasete alet edilen dinin etkisiyle yerlerini terk edenlere meramını anlatamamış ve hakemlik olayına razı olmuştur. Yani iki tarafın seçtiği hakemler bu işin sonucunu belirleyecektir. Şaşılacak iş diye buna denir işte. Seçimle geleni, amaçları belli olmasına rağmen bambaşka bir mazeret edinerek, ellerinde silahla devirmeye çalışanlar ve bu işe cehalet yüzünden ortak olanlar; halifeliğinin tartışılmasını kabul etmeye mecbur bırakıyor. Sonuç ne ola ki? Al takke ver külah, ham hum şaralop, bir baktık ki halife Muâviye olmuş. (Detayları merak edenler Google Amca’ya sorsun, ben bu yazın dizisinde yeterince fıkra anlattım, bir fıkra gibi bir olay daha anlatırsam kendime kahrederim.)

   Adına artık takılmayacağınızı düşünerek, İslam Devleti ikiye bölünmüş durumda; artık bir tarafta gasıp, öbür tarafta sabık. Biri diğerine “gasıp diyor” (akıl sahibi kimse haksız diyemez), diğeri yok sayıp “sabık” diyor. Ama merak etmeyin çok sürmeyecek. Osman’ın katilleri aralarından çıkan ve onları asla teslim etmeyip ortalıkta hep beraber “Osman’ı biz öldürdük.” diye bağıran, sonrasında doğru sözü yanlış niyetle söyleyip güya racon kesmiş gibi Sıffin Savaşını terk eden Hariciler, bu sefer de Hz. Ali’yi katledecekler. Neydi bu doğru söz: “La hukme illallah”, yani “Hüküm ancak Allah’ındır.” dediler. Haksız değiller, ayetle sabit ama niyet kötü. “Hakem istemezük” demenin ayetli haliydi. Oysa niyetleri, Ali’nin Kur’an sayfalı mızraklara karşı savaşmaya isteksiz olan askerleri zorlu bir yola sokmamak ve akıtılacak kandan geri durmak için hakem olayını kabul etmesini anlayamayıp; Hz. Ali ile beraber Muâviye ile savaşırken kaybetmelerinin mümkün olmayacağını düşünerek, onları bozguna uğratma taleplerini Hz Ali’ye kabul ettirmekti. Ve bunu da gerçekleştiremeyince, iki tarafın hakemlere tabi olmasını da çıkacak halifeyi de kabul etmeyeceklerini belli ettiler. Oysa hüküm Allah’ındı zaten; şura ile seçilmiş bir halife oradaydı ve oradaki toplum şöyle veya böyle hakemlik talebindeydi, yani yine bir şura söz konusuydu. Ali yaşanılan mızrak olayının hile olduğunu anlatmak istese de topluluk razı gelmeyip hakemliği kabul etmesini istedi. Yani Ali yine çoğunluğun isteğine razı geldi ve bildiği haklı çıkana kadar bekledi. Evet, hakem olayı Orta Doğu’da yapılan seçimlerden farksız bir biçimde hilelerle sonuçlandırıldı. Ama o gün bunu isteyenler, şuraya ve iyi niyete güvenmişti ve maalesef Ali’nin aklı haklı çıktı. En sonun sonucu Ali’nin katli oldu. 

   Hakem olayı sonuçları itibariyle yine günümüz hilafetçilerine cevap niteliği taşımaktadır. Dini bir kurum olarak görülen hilafetin o gün hangi esaslar -önceden bahsettiğimiz 5 esas- yok sayılarak kimlere teslim edildiği iyi izlenmelidir: Adalet ve merhametin yok sayılarak işletildiği hileli bir hakemlik, peşinden zulümle sonuca erdirilmiş ve plebisit desek abes kaçmayacak bir biat süreci, Ali’nin tarafını tutanların zulme uğraması, katledilmesi ve en sonunda Ali’nin katledilmesi.

   Peki, sonra ne oldu? İnşallah din ilk ve son kez siyasete alet edilmiştir diye edilen dualar boşa çıktı. Nasıl mı?

El cevap; Göreceğiz

Selam ile…

Sağlıklı Yaşam Kategorisi Banner
Oğuzhan Daştan

Oğuzhan Daştan

Ankara’da doğdu. Okumayı öğrendi ama “oku” denilen “şey”leri hiç sevemedi. (Bu yüzden kutsal Rus edebiyatına hâlâ mesafelidir.) Bu okumama sevgisi, onu istemediği bölümlerde zaman kaybetmeye ve hayal kırıklıklarına itti. Sonra merakına yenik düştü ve hâlâ olduğu üniversitede hukuk fakültesinde merakını teskin etmeye başladı. Kendisinin bu platformda yazdığı “şey”lerle alakalı bir diploması yoktur, kendisinin bu platformdan başka bir mecrada adıyla yayınladığı bir yayını olmadığından dikkate şayan bir ün veya unvanı da yoktur, kendisi ulvilik iddiası olması hasebiyle ne söylediğine bakılmadan önce dikkatleri üzerinde toplayabilen bir peygamber de değildir. Yolda şahit olduklarını borçları olarak görüp buraya bu borçlarının hesabını düşmektedir. Yunus Emre’nin “Sevdiğimi demez isem sevme derdi beni boğar.” sözünü kendi gününe revize ederek “Bildiğimi demez isem bilme derdi beni boğar.” sözünden aldığı hevesle meşhum ve meşhud olma niyetindedir.