HUKUKİ ALANDA KISA HESAPLAŞMALAR

∎ Tahmini Okuma Süresi: 3 Dakika ∎

Her “şey”i konusu edinmekte mahir ve belki de mes’ul olan varlık felsefesi (ontoloji) hukuku hem kavramsal hem de içkinliği hususunda kendi kavram ve sorularıyla suyunu sıkmaktan uzak kalmıştır. Sözün özü ve hası ile etrafından dolaşmıştır. Oysa “tanrı”yı veya yokluğunu konu olarak hallaç pamuğuna çevirirken her dönemde hem dönemin hem de evrensel olan hususların sorularını sormaktan hiçbir feylesof çekince hissetmemiştir. Halbuki insanlık tarihiyle hukukun ilk kesiştiği noktadan birkaç yüzyıl öncesine kadar hukuk “tanrısal” kabul edilirken hukukun varlığı ve neliği varlık felsefesinin akılları tarafından hiç “popüler” olamamıştır.

Bu yazıyı okurken dinlemeniz tavsiye edilmektedir.

Aynı eleştiriyi kendisinden var olan hukuk felsefesine sunmak hem özü hem de bu alanın sorusu olmaması sebebiyle abes olmakla beraber tutarlılık için gerekli kabul edilebilir. Netekim hukuk felsefesi, hukukun varlığını direkt olarak bir soru haline getirmemiş olsa da kimi zaman meşruiyet kavramı kimi zaman da işlevsel konumu ile dolaylı olarak cevaba erişmeyi hedeflemiş sayılabilir. Ama sorunun sorulmamış olması geçerliliğini koruduğundan cevabın dolaylı yoldan aranmış olması bizim eleştirimizi haksız çıkaramayacaktır.

Instagram Banner

Ne hukuk felsefesinin ne de varlık felsefesinin müthiş dimağlarını küçümseme niyetinde olmayan bu eleştiri aslında bizi gelmeyi hedeflediğimiz noktaya getirmekte.  Hukuk nelik bakımından her zaman tartışmalı ve hatta çoğu zaman yanıtsız kalsa da varlığı düşünsel olan her şey ile –kimi zaman çok uzaktan da olsa- bağlantı halindedir. Hal böyle iken hukuk için “doğumu tüm doğanların eseridir” denilebilir. Yani hukuk, felsefesi kategorize edilmiş her şeyin ya sorusu ya da sonucu ile oluşmuş ve kategorize edilmiştir.  Önermeler açıklanabilmek için emsalden mesul olacağından örnek vermek bu noktada hayatidir; evrensel ahlakın varlığı tartışmasını es geçerek ahlak felsefesinin(etik) hukukun temellerini oluşturması, birçok dinde tanrının insanı yarattığı gibi hukuk açısından da yaratıcı kabul edilmesi (teoloji), doğru veya gerçeğin yanı sıra estetik kabul edilenin hukukilik düzleminde daha kolay yer yer edindiği dönemlerin gözlenebilmesi (epistemoloji, bilim felsefesi, sanat felsefesi).  Örnekler çoğaltılmaya müsait olmakla beraber aşığın nazına dönüşüp usandırmasından çekinerek sözün seyrine devam etmek en doğrusu olacaktır. Düşünülebilen her şeyden özünü bularak yaşamını sağlayan hukukun varlığı tartışma konusu olamamıştır. Çünkü bu tartışma içinde daimi olarak yer bulan kavramlar onu var etmektedir.  Ayrıca kavram olarak tartışılması mümkün olabilse dahi hukukun işlevsel tarafının tartışılması için en başında varlığı, ardından bireyi, ardından toplumu, bunun yanında zihni, bunun yanında aklı ve bunların haricinde daha birçok hususun varlık felsefesi açısından bir yere oturtulabilir olması veya oturtulduğu yerden kaldırılması gerekecektir. Bu tutarlı ilerleyiş içinde insanın zihninde şok etkisini anımsatacak bir etkiyi yaratan bir gerçek gizli; hukukun kaynağı, işlevi, özü tarih içerisinde değişkenlik gösterirken dahi bahsinin söz konusu olmadığına eğildiğimiz varlık tartışması hiçbir zaman vuku bulmamıştır. Bu tarihi gerçeğin nedeni önceki suale verdiğimiz cevaptan farklı bir şey değildir. Onu tanımlayan şeyler değişse de “diğer” olan hiçbir şeyle bağlantısı kesilmemiştir. Bu bağlantı her zaman pozitif yönde olmamıştır ama. Örneğin eski dediğimiz zamanda “tanrısal” kabul edilen hukuk bugün tanrısal olmamakla tanımlanmakta ve hatta değer bulmaktadır.

Sosyal Medya Düzenlemesi Banner

“Sözün özü; hukuk vardır(?)” demekle bitecek bir konuya dalmış değiliz sizinle sevgi değer okur, biliyorum. Bu sebeple “Bitmedi, bitmeyecek bu dava/kavga” sloganıyla ateşli bir son verip “daha bitmedi, yeni başlıyoruz” klişesi ile de yarım kalmakla mükellef bu yazıyı serinin bir parçası olmakla onurlandırıp bu seride sizinle tekrar tekrar buluşmanın sevincine yelken açayım ( klişe 2).  “hukukun varlık felsefesi açısından üstün bir özveri ile tartışılmamış olmasını haklı/haksız sebeplere bağladın da e ne oldu şimdi” demenizden kaçınmak için sona “ertesi”lerin girizgahını sıkıştırmış olayım; konumuz bir “şey” ise ilk önce varlığına bakmalıydık, baktık, şimdi sıra neliğinde, özünde, işlevinde ve kaynağında.

Selam (Barış) ile…

Oğuzhan Daştan

Oğuzhan Daştan

Ankara’da doğdu. Okumayı öğrendi ama “oku” denilen “şey”leri hiç sevemedi. (Bu yüzden kutsal Rus edebiyatına hâlâ mesafelidir.) Bu okumama sevgisi, onu istemediği bölümlerde zaman kaybetmeye ve hayal kırıklıklarına itti. Sonra merakına yenik düştü ve hâlâ olduğu üniversitede hukuk fakültesinde merakını teskin etmeye başladı. Kendisinin bu platformda yazdığı “şey”lerle alakalı bir diploması yoktur, kendisinin bu platformdan başka bir mecrada adıyla yayınladığı bir yayını olmadığından dikkate şayan bir ün veya unvanı da yoktur, kendisi ulvilik iddiası olması hasebiyle ne söylediğine bakılmadan önce dikkatleri üzerinde toplayabilen bir peygamber de değildir. Yolda şahit olduklarını borçları olarak görüp buraya bu borçlarının hesabını düşmektedir. Yunus Emre’nin “Sevdiğimi demez isem sevme derdi beni boğar.” sözünü kendi gününe revize ederek “Bildiğimi demez isem bilme derdi beni boğar.” sözünden aldığı hevesle meşhum ve meşhud olma niyetindedir.