KADINA YÖNELİK ŞİDDETİN AİLE İÇİ ŞİDDET VE İKTİDAR İLE İNCELENMESİ

Abone Ol 

∎ Tahmini Okuma Süresi: 12 Dakika ∎

Özet

     Kadına yönelik uygulanan şiddetin boyutları ve türleri her alanda farklı olmaktadır. Bu makalede, kadınlara uygulanan şiddetin türleri ile şiddetin aile ve ev içinde gerçekleşme sebepleri ele alınacaktır. Aile içinde kadınların daha güvende olması gerekirken şiddet olgusunu neden ev içinde ve aile bireyleri arasında daha fazla yaşıyorlar? İktidar faktörü ne açıdan önemlidir? Bu deneme, yukarıda belirtilen sorular üzerinde yoğunlaşacak. İktidar faktörü ve aile içerisinde kadına yönelik şiddetin nedenlerine bakılacak ve yorumlanmaya çalışılacaktır. Iris Marion Young’un “Ezilmenin Beş Yüzü” perspektifi kapsama alınarak kadına yönelik şiddetin boyutu iktidar üzerinden yorumlanmaya çalışılacaktır. Şiddeti toplumsal cinsiyet bağlamında inceleyerek, “Ev içinde ve aile bireyleri arasında kadına karşı yapılan şiddet neden fazladır?” sorusu kapsamında argümanlar sunulmaya çalışılacaktır.

Giriş

     Şiddet konusu her toplumda farklı konulardan dolayı ortaya çıkan bir olgu olmaktadır. Ev içinde kadına yönelik yaşanan şiddeti ise toplumsal cinsiyet bağlamında ele almak doğru olacaktır.

Gizem Özkan’a Göre (2017);

Şiddet, kişiye başka kimseler tarafından yöneltilen saldırı eylemleri şeklinde gerçekleşebileceği gibi; bu eylemlerin, birey şiddetinden devlet şiddetine kadar çok geniş bir yelpazede gerçekleşmesi ve hatta kişinin kendisi tarafından yine kendisine yöneltilen fiiller şeklinde ortaya çıkması da mümkündür. Bu sebeple, tanımlanması ve sınırlarının belirlenmesi oldukça zordur (s. 535-536).

     Şiddet bazı durumlarda spontane gerçekleşebilir, bazen ise planlanır ve belli bir çerçeve içerisinde gerçekleştirilir. Aile içerisinde gerçekleşen şiddet genellikle spontane bir şekilde olmaktadır (Kurtoğlu, A. (2020).

     Şiddetin asıl temeli iktidar ile ilişkili olsa bile aile içinde yaşanan iletişim, duygusal bağlar da bunu fazlasıyla etkiler. Şiddetin birçok türü vardır. Bunlar; fiziksel şiddet, psikolojik şiddet, kültürel şiddet, sözlü şiddet olarak ve daha fazla örneklendirilerek sıralanabilir. 

     Şiddet unsuru kadınların bulundukları ortama göre -iş, ev gibi- farklı şekillerde ele alınabilir.  Kadınlara göre aile içerisinde şiddetin bir sorun olarak görülüp görülmemesi değişmektedir. Bu durum kadınların şiddeti nasıl algıladıklarıyla ilgilidir. Aile içerisinde yaşanan şiddetin olup olmaması gerektiği kadınlara sorulduğu zaman farklı görüşler ortaya çıkmaktadır. Bazıları ilişki içerisinde şiddet olmaması gerektiğini savunurken bazıları belli konular için şiddetin olabileceğini savunmaktadır (Altınay G. A. Vd. (2008), s. 74). 

 Yaşanılan şiddetin nedenleriyle ilgili görüşlerini sormak adına yapılan araştırma sonucunda Ayşe Gül Altınay ve Yeşim Arat’a göre (2008);

Aile içinde şiddet daha çok erkeklerin kadınlara şiddet uygulaması, erkeklerin kadınları dövmesi şeklinde yaşanıyor. Sizce neden erkekler eşlerine şiddet uyguluyorlar, onları dövüyorlar?” Açık uçlu sorduğumuz bu soruya verilen yanıtlardan bir bölümünde itaatsizlik (%13)18, ekonomik sorunlar (%14), geçimsizlik (%6), psikolojik sorunlar (% 9) gibi konular vurgulanmış olsa da bir bölümünde de erkeklerin “güçsüzlüklerinden, acizliklerinden” dövdükleri (%13), kendilerini daha üstün gördükleri için şiddet uyguladıkları (%10) veya şiddeti “üstünlük sağlama aracı” olarak kullandıkları (% 4) gibi tespitlere yer verilmiştir. Başka bir deyişle, görüşülen kadınların yaklaşık dörtte biri, dayak, iktidar ve hâkim “erkeklik” kurguları arasındaki ilişkiye dair yapılan feminist çözümlemelere yakın durmaktadırlar (s. 76).

Kamuran Gödelek’e göre (2005);

Kadına yönelik şiddet en fazla aile kurumu içerisinde yaşandığı için aile içerisindeki güç ve iktidar ilişkileri de incelenmelidir. Aile içerisinde toplumsal cinsiyet öğrenilir ve bu doğrultuda normlar günlük yaşantıda aile içinde ve sosyal çevrede ortaya çıkmaktadır. Ataerkil bir toplum düzeni üzerinde güç ve iktidar kocaya ait olmaktadır. Kadının haklarının emeklerinin değersizleştirilmesi ile kadın kocasına bağımlı hale gelmektedir. Koca ise gücünün bir simgesi olarak şiddete başvurmaktadır (s. 103).

     Kadına yönelik şiddete geniş yelpaze içerisinde bakıldığında, şiddetin başladığı zaman bazen anne karnında bebeğin cinsiyetinin öğrenildiği an olabilir, sırf cinsiyetlerinden dolayı kadınlar şiddetin birçok türüne maruz kalmaktadır. Küçük yaştan itibaren çeşitli eşitsizlikler ve baskılar üzerine yetiştirilen kadınlar, hem anne ve babasıyla yaşadığı aile evinde hem de evlendikten sonra kurduğu aile ortamında birçok şiddet türüne maruz kalmaktadır. 

Kadının Aile İçinde Yaşadığı Şiddetin Sebepleri ve Şiddetin Temeli Olarak: İktidar

     Kadına yönelik şiddetin aile içinde yaygın olma sebeplerinden en önemlisi ataerkil toplum düzenidir. Yaşadığımız kültür içerisinde belli normlar bulunmaktadır. Bu normlar sosyal ilişkilerimizi ve konumları belirler. Ataerkil toplum düzeninde erkekler daha baskın konumdadırlar. Bu baskın olma durumu, beraberinde şiddeti de getirir. Ataerkil toplum düzeninde erkeklik ve kadınlık olgusu ön plana çıkar. Erkeklik olgusunun toplum içerisinde baskın olmasından kaynaklı olarak iktidar olma düşüncesi oluşmaktadır. Toplumun önemli bir kısmının bu kavramı kabul edip norm olarak görmesinden dolayı eşitsizlikler daha belirgin hâle gelmektedir. Aile içerisinde de erkeklik olgusu yer almaktadır.

     Aile içerisinde yaşanan şiddeti çözebilmek ve algılayabilmek için öncelikle sosyal çevremizdeki bireylerin şiddeti “normalleştirme” hareketini görmeleri gerekir. Bireyler bazen ataerkil sistemin kendileri üzerindeki etkisini fark etmeyebilirler. Bunun bir sonucu olarak, kadınların aile içerisinde şiddet gördükleri zaman bunu anlatabilecekleri insan sayısı çok azdır. Şiddet görüp bunu anlatabilen kadınlar ise çoğu zaman destek göremezler. 

     Kadınların yakınları tarafından uğradıkları şiddeti ifade ettiklerinde destek görmemelerinin sebebi, yaygın olan yanlış bir düşünce biçimi olarak “kocandır yapar”, “bir kere vurması şiddet değildir” gibi daha birçok örnek cümlenin eklenebilme potansiyeli olan düşüncelerdir. Şiddeti yaşayan kadınlar geri çekilir ya da gördükleri şiddetin neden kaynaklandığını çözemezler ve bunu normal bir davranış biçimi olarak yorumlarlar. 

Gizem Çelik’e Göre (2016);

Erkeklik deyince erkeklerin davranışlarını mı, kimlik olarak kurulmuş erkekliği mi, ilişkisel olarak temsil edilen erkekliği mi, imge olarak sunulan erkeklikleri mi, söylem olarak kurulmuş bir ‘erkekliği’ mi kastettiğimiz ya da doğrudan yaşanan, gözlenen ve pratik olarak icra edilen erkeklikten mi bahsedildiği açık değildir (s.4).

     Hegemonik erkeklik tanımı Connell’e göre erkekler arası ilişkilerin temelini oluşturmaktadır (Aktaran Çelik, G. (2016), s.4). Hegemonik erkeklik, genellikle kadınlarla ilgili olsa da başka ikincil konumda olmak zorunda kalan çeşitli erkeklik biçimlerini de etkiler. Ataerkil şiddet ve hegemonik erkeklik arasında oldukça fazla benzerlik görülür. Hegemonik erkeklik, aile içinde yaşanan şiddetin toplum ve bireyler arasında benimsenerek yaygınlaşmasının bir sebebi gibi gözükmektedir (Çelik, G. (2016), s.4).

     Değişen sosyal ilişkiler ile birlikte kadını sınırlayan ve baskılayan etkenler de farklılaşmaya başlamıştır. Yaşanılan kültür, zaman içerisinde değişime uğrayarak kadın-erkek ilişkilerini de etkiler. Avantajsız grup olan kadınlar için şartlar değişiyor. Örneğin eğitim alma düzeyi artmaya başladı ve bunun sonucunda kadınlar erkekler ile aynı konuma denk düşebiliyorlar. Fakat bu gelişmeler ev içerisinde erkeğin, kadının üstünde egemen olmak istemeye devam etmesini büyük oranda değiştirmemektedir. 

     Gelişen koşullar sonucunda, kadınların iş hayatında daha fazla yer alabilmesi, okuma oranlarının artması gibi unsurlar şiddeti azaltmaktadır. Fakat aynı zamanda kadının geliştiğini ve “bağımsız” hâle gelebilecek gücü olduğunu gören erkek, kadının üstündeki baskıyı da aynı oranda arttırmaya çalışmaktadır. Burada devreye iktidar ve güç kavramları girer. Ev içerisinde gücünü sabit tutmak isteyen erkek, şiddete başvurur. Eğitim alamayan kadınlar ise daha fazla şiddete maruz kalmaktadırlar.

     Erkek kadının üstünde baskı uygulayarak aile içinde karar alma, söz söyleme gibi önemli konularda kadına söz hakkı tanımamaktadır. Bu durum, kadının yaşam alanındaki birçok şeyi de kısıtlamaya başlar. Kadın iş yerinden uzaklaşmaya başlar, hatta işten ayrılıp statüsünü kaybeder. Sosyal çevresi gittikçe daralan kadın, hem ekonomik olarak kendine yetemez hem de yaşadığı sorunları anlatabileceği kişi sayısı azalır. Bunun sonucunda erkeğe her açıdan bağımlı hâle gelir. Fakat sosyal çevresi daralmayan kadınlara yönelik aile içi şiddet de devam etmektedir.

Henrica A.F.M Jansen, İlknur Yüksel ve Pelin Çağatay’a göre (2009);

Eğitim düzeyinin artması fiziksel veya cinsel şiddet yaşanma yüzdesini azaltmaktadır. Örneğin, hiç eğitimi olmayan/ ilköğretimi bitirmemiş kadınların yüzde 56’sı fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalırken, lise ve üzeri eğitim grubunda bu oran yüzde 27’ye düşmektedir. Daha yüksek eğitim düzeyinde olmak kadınların şiddetten korunmaları konusunda etkili görünmekle birlikte, lise ve üzeri eğitim düzeyindeki her 10 kadından neredeyse 3’ünün şiddete uğraması da önemli ve düşündürücü bir sonuç olarak değerlendirilmelidir (Jansen A.F.M vd .(2009), s. 48).

     Kadınların eve daha fazla gelir getirmesi, ev içindeki güç dengelerinin değiştiğine yönelik bir algı oluşturmaktadır ve şiddeti azaltmak yerine kadının üzerinde egemen olabilmek için erkeğin daha fazla şiddete başvurmasına sebep olabilir.

Ayşe Gül Altınay ve Yeşim Arat’a göre (2008);

Kadınların aileye kocalarından daha çok gelir getirmesi, dayak riskini en az iki misli artırmakta, bu durumda olan her üç kadından ikisi fiziksel şiddete maruz kalmaktadır. Bu bulgu ekonomik gücünü kaybeden erkeklerin ataerkil otoritelerini fiziksel güce başvurarak perçinlemeye çalışmaları olarak yorumlanabilir (s. 104).

     Kadınların yaşadıkları her türlü şiddetin altındaki neden, aslında güç ilişkisine dayanmaktadır. Eşler, sevgililer veya babalar kadının konumunu aşağıda gördüğü için onun yaptığı her türlü eylemi “saygısızlık” olarak görebilmekteler. Erkek bireylerin bu tutumu sergileme sebeplerinin altında yetiştirilme tarzı, kültürel normlar yatar. Toplum tarafından bu davranışların destek görmesi bu duruma eğilimi arttırmaktadır. İktidar konumunu elde tutmaya çalışan erkekler, toplumsal cinsiyet ilişkilerini ve bireylerin konumunu değiştirmeye yönelik hareket etmektedirler.

  Kamuran Gödelek’e göre (2005);

İktidar öncelikle nesneleştirilen kişinin özgürlüğünün kısıtlanması, Elinden alınması veya yadsınması ve bunun yanında özgürlüğün kısıtlanmasının veya tamamen yadsınmasının sürekli kılınmasını erekler. Dolayısıyla iktidar, iktidara sahip olanın iradesi ile diğerini tahakküm altına aldığı bir süreçtir ve her zaman için farklılık avantajına dayanır. Bu bağlamda, Uğur Esgün’ün belirttiği gibi, “ilk akla gelen avantaj, çeşitli alanlarda gösterilen daha güçlü olma durumudur. Şiddet daha güçlü (ya da avantajlı) olanın, bunu başkaları üzerinde hissettirmesi ya da hissettirmeye kalkışması süreci olarak tanımlanabilir (s.99).

Bu şiddet doğrudan fiziksel etkiler doğurabileceği gibi, fiziksel etki potansiyeli ile tehdit işlevi taşıyarak da iktidar surecinin başlatılmasını sağlayabilir. Sonuçta ötekinin şiddet uygulanarak ya da tehdit edilerek iradesi hilafına bir eyleyiş surecine sokulması, farklılıktan kaynaklanan bir avantajın kullanılması ve üstünlük/hiyerarşi kurma ya da tahakküm uygulama surecini gerçekleştirmek anlamına gelmektedir (s.99). 

     Kadının güçlü olmasını istemeyen aile içerisindeki erkekler genellikle (eş ya da baba) geçmişten günümüze kadar gelen iktidar güçlerini kullanmaya başlarlar. Kadını sınırlayan bir davranış biçimi ortaya çıkar. Toplum içerisinde kadının yeri evdir ve yapması gereken “öncelikler” eşiyle ilgilenmek, çocuklarına bakmak ve evi çekip çeviren bir kadınlık modeline sadık kalmaktır. Kadınlar, az önceki tanımlamaya uymayan, toplumun normal olarak görmediği şekilde davrandığında ise şiddet devreye girer.  Şiddeti uygulama biçimleri birçok açıdan ele alınabilir. 

     Iris Marion Young, eşitsizliklerin temeli olarak “Ezilmenin Beş Yüzü” adı altında sömürü, marjinalleştirme, güçsüzlük, kültürel emperyalizm ve şiddet olgularına dikkat çekmektedir. 

Gülriz Uygur’a göre (2015);

Young, yapısal adaletsizlikle ilgili eşitsizlikten söz etmektedir. Yapısal eşitsizlik, bireysel davranışları sınırlamak veya mümkün kılmak için devamlı şekilde yeniden üretilen sosyal süreçle ilgilidir. Bu bağlamda sosyal yapıdaki toplumsal cinsiyet, yaş, ırk ve sınıf gibi grup farklılıklarına göre oluşturulan sosyal ilişkiler, bazılarını ayrıcalıklı kılarken, diğerlerini avantajsız kılmaktadır. Young’a göre, eşitlikle ilgili, sosyal adalet, refah veya avantajlar konusunda, gruplar arasında karşılaştırma yapmak gerekmektedir. Bu karşılaştırma gruplar arasında yapılmakta ve eşitsizliklerin hangi grupları avantajlı kıldığı ve hangilerini avantajsız kıldığına bakılmaktadır. Bu durumda adaletsizlik, eşitsizlikler bazı grupların avantajına olduğu durumda ve yapılar insanlara farklı fırsat olanakları verdiği durumda, ortaya çıkmaktadır. Ancak bu tür avantajsızlık, sadece refah bağlamında değil, daha temel nitelikte ve sürekli olarak yapılan adaletsizlik formlarıyla ilgilidir (s.128).

     Kadınlar genel olarak erkeklere göre toplumda avantajsız olan grubu oluşturmaktadır. Var oldukları toplumdaki yapılar yüzünden, eşitsizliğe maruz kalmaktadır. Yapıların kurdukları düzen sayesinde ortaya adaletsizlikler çıkar. Belirli bir gruba haklar tanınırken diğer grup bu haklardan faydalanamaz. Kadınların çoğunun kaynağa erişimi sınırlı olmaktadır. Toplumda anlamlı bir katılım sağlayamazlar ve bunun sonucunda güçsüzlük ve toplumsal olarak görünürlüğün yitirilmesi (sessizlik kültürü) ortaya çıkar.

     Young, daha geniş bir perspektif sunmaktadır. Bu perspektifi aile içerisindeki şiddete yansıttığımız zaman, kadınların hem toplum içerisinde hem de aile içerisinde ötekileştirmeye maruz kaldıkları gözlemleniyor. Bireysel hakların öne çıkması ile birlikte kadınların ev içerisindeki hakları da bir bakımda politik bir anlam kazanmaktadır. Çünkü bakıldığı zaman kadının ev içerisinde yaşadığı şiddetin sebepleri aslında daha kapsamlı. 

     Kadınların ev içerisinde yaşadıkları toplumsal cinsiyet temelli eşitsizlikleri azaltmak için öncelikle yapılara ve onların içerisindeki eşitsizliklere bakmak uygun olacaktır. Örneğin eşinden şiddet gören bir kadın, eğer boşanmayı düşünüyorsa öncelikle ekonomik durumunu kontrol etmek zorun kalır. Eğer düşük ücretle çalışıyorsa veya eğitim alamadığı için bir işte çalışamıyorsa, aslında bunun sebebi yaşanılan adaletsizliğin yapısal olmasıdır.

 Fadime Gökçe Karaaslana göre (2019);

Adaletsizliğin yapısal olması, suçlanacak net bir suçlunun olmaması demektir. Bu da sorumluğun tek bir kişide, kurum ya da kuruluşta aranamayacağı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla yapısal adaletsizlik, genel olarak kurumsal kuralların ve birçok insanın ahlaki olarak kabul ettiği uygulamalara göre hareket eden milyonlarca insan tarafından üretilen ve çoğaltılan dinamik bir süreç olduğunu kanıtlamaktadır (Karaaslan, F. G. (2019), s.29). 

Sonuç

     Kadınların aile içerisinde şiddeti yaşamalarının birçok faktörü olmasıyla birlikte, asıl sebep daha geniş perspektif içerisinde incelendiği zaman, şiddetin temelleri bir grubun iktidar konumunda olmasını sağlayabilen bir toplum içerisinde atılmaktadır. Aile içinde erkeğin, egemen olmak istemesi ve kadının konumunun ikinci plana itilmesi sonucunda kadın değersizleştirilir. Kadının değersizleştirilmesi ile hakları ve özgürlük alanı da aynı şekilde görmezden gelinir. Aile içinde erkek ve kadın arasında iktidar ve güç ilişkileri de daha fazla ortaya çıkmaktadır.

     Young’ın fikri ile aile içinde yaşanan şiddet yorumlandığı zaman şiddet uygulayan kişinin sorun olması bir yana, toplum içerisindeki yapılar ve ahlaki olarak kabul görülmüş normlar asıl sorunu oluşturur. Toplumsal cinsiyet hareketleri belli bir gruba avantaj sağlayıp güçlü olmasını sağlıyorken bir diğer grubu ise avantajsız olarak göstermektedir. 

     Aile içinde yaşanan şiddete çözüm olarak kurumların sadece tek bir grubu avantajlı gösterebilecek normları içselleştirmemesi gerekir. İktidar güç ilişkileri açısından bakıldığında, erkeğin kadına uyguladığı şiddeti meşrulaştıran bir sistemin varlığı görülür. Bu şiddeti önleyebilmek için kurumsal bir düzenleme ve adaleti sadece tek bir grup için değil kadın ve erkek için eşit konuma getirmek şiddeti azaltmaya yönelik önemli bir adım olacaktır. Bu sayede kadınlar toplum içerisinde daha görünür bir hâle gelecektir.

Kaynakça:

  • Altınay A. G, Arat Y. (2008).  Türkiye’de kadına yönelik şiddet (2. Baskı). İstanbul; Punto Baskı Çözümleri, (2), 49-108
  • Çelik, G. (2016). Erkekler De Ağlar!”: Toplumsal Cinsiyet Rolleri Bağlamında Erkeklik İnşası ve Şiddet Döngüsü. Fe Dergi, 8(2), 1-12.
  • Gödelek, K. (2005). Güç İktidar İlişkisi Bağlamında Kadına Yönelik Şiddet. Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, (15) , 97-107. 
  • Jansen, A.F.M, Yüksel, İ. Çağatay, P. (2009). Kadına Yönelik Şiddetin Yaygınlığı. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstütisi, 45-70.
  • Kurtoğlu, A. (2020). Toplumsal Cinsiyet ve Toplum. Ayça Kurtoğlu’na ait 2020-2021 Güz Yarıyılı Ders Notları. Acıbadem Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü. İstanbul.
  • Karaaslan, F. G. (2019). Farklılık Politikası Bağlamında Iris Marion Young ve Adalet Kavramı. (Yüksek Lisans Tezi). Master’s thesis, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 22-30.
  • Özkan, G. (2017). Kadına Yönelik Şiddet – Aile İçi Şiddet ve Konuya İlişkin Uluslararası Metinler Üzerine Bir İnceleme. Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, 7 (1) , 533-564.
  • Uygur, G. (2015). Toplumsal Cinsiyet ve Adalet: Hukuk Adaletsizdir. Ankara Barosu Dergisi, (4), 121-132.

Abone Ol 

Dilara Ahsen Özkan

1999 yılında İstanbul’da doğdu. Acıbadem Üniversitesi Sosyoloji Bölümü ikinci sınıf öğrencisi. Kültür ve toplum üzerine çalışmalar ve araştırmalar yapmaktadır. Disiplinler arası bir çalışma ile antropoloji, siyaset, psikoloji gibi konulardan faydalanarak toplumsal olguları incelemektedir.