KENTLEŞME VE KENTSEL TOPLUMUN ORTAYA ÇIKIŞ SÜRECİ

∎ Tahmini Okuma Süresi: 5 Dakika ∎

Coğrafi keşiflerin sonucunda kentleşmenin artmasıyla birlikte olumlu ve olumsuz gelişmeler ve yeni oluşumlar ortaya çıkmaya başlamıştır.  Sosyolojinin kurucu isimleri kentleşme olgusunu genel olarak kapitalist düzen üstünden yorumlamaya çalışmışlardır. Karl Marx ve Max Weber, kenti kendine özgü bir yapı olarak değil, bağlı bulundukları toplumsal ilişkiler çerçevesinde ele almışlardır. Karl Marx ekonominin üstünde fazlasıyla durmuştur. Karl Marx’a göre toplumların tarihi sınıf mücadeleleri ile var olmuştur. Sanayileşme ile birlikte toplumda eşitsizlikler daha da belirginleşmeye başlamıştır. İnsanın olduğu her alanda bir eşitsizlik zaten mevcuttur fakat kapitalizm ile daha belirgin hale gelmiştir. Marx’a göre kapitalizm ile birlikte iki sınıf var olacaktır, birincisi kapitalistler diğeri ise proleterya (işçi sınıfı). Kapitalizm, fabrikaları, makineleri ve hammadelere sahip yani üretim araçlarına sahip bir insan topluluğunu oluşturur. İşçi sınıfı ise (Proleterya) emek gücünden başka bir şeye sahip değildir. Hayatlarına devam edebilecek kadar bir birikim yapabilirler. Kentleşmenin çoğalmasıyla birlikte şartlar daha da ağırlaşır. Bireye düşen görev sayısı artsa bile kazançta bu artışı her zaman görmek pek mümkün değildir.  Sanayi Devrimi ile birlikte statü kavramı da daha belirgin hale gelmeye başlamıştır. Statü sahibi olabilmek için bir konuda uzmanlaşma daha önemli hale gelmiştir. Marx’a göre artı-değer kavramından bahsedecek olursak bu da işçi sınıfının kendine ait olmayan üretim araçlarını kullanarak işgücünün fazlasında bir üretim yapması ve emeğinin karşılığını almamasıdır. Artı-değer yasası kapitalist üretim şeklini belirleyen önemli bir unsurdur. Sanayileşme ile birlikte çalışma alanları artmaya başladıkça nüfus da artmaya başlamıştır. Nüfusun artması ile birtakım sorunlarda ortaya çıkar. Örneğin Tarımsal üretime ihtiyaç daha fazla olmaya başlar. Eğer bu üretimi yapabilecek bir sermaye yoksa dışa bağımlılık ortaya çıkabilir. İnsan sayısı arttıkça rekabet ortamı oluşmaya başlar ve kişi başına düşen gelir azalmaya başlar. İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılaması da daha zor bir hale gelir.

Instagram Banner

Emile Durkheim’a göre mekanik dayanışmanın değil, organik dayanışmanın olduğu bir sistemdir. İş bölümü, dayanışma ve bireyselleşme konularının üstünde durmuştur.  Durkheim’a göre toplumsal yapıdaki değişim bireyin de farklılaşmasına ve özgürleşmesine yardımcı olur fakat bu farklılaşma ve özgürleşme yine toplumun belirlediği kadardır. ‘’Emile Durkheim’a göre Toplumsal işbölümünün gelişmesiyle yeni bir toplum tipi (organik dayanışmalı toplum) ortaya çıkar. İşbölümü, bir toplum yasasını olduğu kadar, bir ahlâk yasasını da içerir. İşbölümüne dayalı toplumlarda insan farklılaşıp, bireyselleşir. Her bir bireyin kendine özgü nitelikleri ve toplumda yerine getirdiği özel bir işlevi vardır. İleri işbölümü, bireylerin belli bir alanda uzmanlaşmasını gerektirmiştir. Uzmanlaşan insan, ihtiyaçlarının karşılanması için başkalarına daha fazla ihtiyaç duyar. Bireyselliğin güçlenmesi, bireyi toplumdan koparmaz, aksine bireyi topluma daha bağımlı hale getirir. Bireysel farklılıkların gelişmesi ve bireyin belli bir alanda uzmanlaşması sosyo-ekonomik ilerlemeye imkân verdiği için, bireyselleşme olgusu toplum tarafından teşvik edilir. Toplum, kalkınmaya verdiği önem ölçüsünde, bireyciliği teşvik eder. Böylece organik toplumlarda “birey kutsallaşır”. Modern toplumlarda ahlâkın en genel amacının, bireyin çıkarlarını korumaya ve kişi haklarını geliştirmeye yönelik olması bundandır. Bireyin kutsallaşması, ahlâkî eylemde tanrının çıkarlarının değil, bireyin çıkarlarının gözetilmesini gerektirir’’ (Özyurt, 2007).

Toplum içinde insanın bu kadar bireyselleşmesi sonucunda devlet bazı durumları kontrol edemeyebilir. Örneğin ahlaki kontrol ve bireyin bir konuda uzmanlaşması sonucunda devletin kontrol mekanizması yavaşlayabilir. Durkheim’ın görüşüne göre bu kontrolün sağlanabilmesi için meslek örgütlerinin etkisi oldukça fazladır. Bu örgütlerin aynı zamanda ahlaki ve dinsel işlevleri de vardır ve birbirinden ayrılamaz. Bu görüşün kaçınılmaz olarak gerçekleştiğini düşünüyorum. Çünkü her insan katıldığı küçük topluluklarda ya da büyük fark etmez uyum sağlamak istiyorsa o topluluğun ‘’kurallarına’’ uymak zorundadır. Uymaz ise bunun bir cezası olmaz fakat birey dışlanmak istemez. Kentleşme olgusuna farklı bir bakış açısı getiren sosyologlardan biri de Max Weber’dir. Weber kenti tanımlarken üç başlık üstünde fazlasıyla durmuştur, politika, ekonomi ve güvenlik. Aynı zamanda egemenlik yapısı önemlidir ve bu durumun sürekli olması gerekir. ‘’ Weber’in kentlerin gelişimine ilişkin olarak vurguladığı bir başka önemli nokta da katılımdır. Weber için yurttaş katılımı, özellikle de demokratik katılım, kentsel gelişmenin anahtar özelliklerinden biridir. Ve ileri sürdüğü önermeye göre kent ancak ekonomik, idari ve askeri hayat iyi entegre ve koordine olduğu taktirde etkin işlev görebilecek siyasal bir sistemdir. Weber’in anılan çalışması, kentleşme sürecinin modern kapitalizme ait bir bürokratik-ekonomik komplekse nasıl yol açtığını anlamamıza yardım etmiştir (Özdemir, 2010)’’.  Katılım olgusuna baktığımız zaman modern toplum için gerekli bütün maddeler vardır.  Weber’in olgularına bakıldığı zaman bütün olması gereken maddelerin sistematik şekilde aslında birbirine bağlı olduğunu görmek mümkündür. Çünkü bir toplumda güvenlikten bahsedemezsek orada iyi bir siyasal aktivitenin, ekonominin olabileceği ihtimali zayıftır. Aynı zamanda kapitalist sistemin devamlılığı için bu tür faktörler önemlidir. Kentleri gelişmemiş ve gelişmiş olarak ikiye ayırdığımız zaman Weber’in düşünce merkezine aldığı maddeler toplum için ve ülkenin kalkınması için gereklidir.  Kentlerin büyümesiyle birlikte önemli sorunlardan biri de kentlerdeki suç oranlarının artmasıdır. Nüfus çoğaldıkça bunu denetim altına almak daha da zorlaşır. Auguste Comte’a göre düzenli kent olgusundan anarşinin ve bireyselliğin yaşandığı kente doğru bir geçiş olduğunu düşünmüştür. Fransız devriminden sonra yaşanan durumlardan ötürü toplumun düzenini oluşturmak adına Comte bilimsel bir şekilde yaklaşmıştır. Bu yaklaşım Pozitivist anlayışı ortaya çıkartmıştır. Comte için aile kavramı önemlidir çünkü aile içinde kişilik ve bilinç oluşmaya başlar. Aile kavramı sayesinde toplumun inşası gerçekleşir. Pozitivist düşüncenin gerekli olmasının sebebi toplumsal dayanışma, birlik ve beraberlik için önemlidir. Bu sayede toplum içindeki insanlar bireysellikten uzak kalabilir. Sonuç olarak kentsel toplum kavramının ortaya çıkmasıyla birlikte hem çözüm odaklı hem de yeni yaşanan durumu anlamak adına düşünce fikirleri ortaya çıkmıştır. Kapitalizm ile birlikte en net olarak gözlemlenen değişimlerden biri ekonomi diğeri de sosyal yaşantıdır. Eski yaşamı düşündüğümüz zaman yaşanan eşitsizlikler ile kent yaşamının getirdiği eşitsizlikler bir bakımda benzer olmaktadır. Yaşam standartları ne kadar artsa da bireye düşen görev artmaya devam etmiştir, emek gücü daha fazla ortaya çıkmıştır. Kapitalizmin getirdiği yenilikleri olumlu/ olumsuz ayırt etmek toplumdaki bireyler için daha zor hale gelmiştir, çünkü sistem içindeyken bireylerin farkına varması bazen daha zor olmaktadır.


Tüm Sosyoloji içeriklerimize buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Avatar

Dilara Ahsen Özkan

1999 yılında İstanbul’da doğdu. Acıbadem Üniversitesi Sosyoloji Bölümü ikinci sınıf öğrencisi. Kültür ve toplum üzerine çalışmalar ve araştırmalar yapmaktadır. Disiplinler arası bir çalışma ile antropoloji, siyaset, psikoloji gibi konulardan faydalanarak toplumsal olguları incelemektedir.