KÜPÜNE ZARAR

∎ Tahmini Okuma Süresi: 3 Dakika ∎

     Doğduğunda kaç yaşında olduğunu bilmiyordu. 5 yıl önce de. Ve şimdi yürüyor. Adımları kararsız, yalnızlığı ebedî. Takdir edersiniz ki yaşını bilmiyor, hâlâ… Zaman kavramı olmayanlardandı. Gün, o nasıl hissediyorsa o gündür. Keyfi yerinde, yaşı on altı, günlerden cuma. Yeni çıkmış son ders bedenden. Törene eşofmanları da eşlik ediyor. Atmış kafası, seksenlik birden. Yeşil leğende annesi kafasına vurmuş hep maşrapayla. Televizyonda eğlenceli şeyler var ama ona yasaklı, kötü etkilenirmiş. Gözü maşrapadan mı ıslak? Sobadan mı sıcak yüzünün yarısı bilinmez. Mutlu geçen günlerinde bir yaş daha genç. Mutsuzsa eğer şaşkınlıktan değil, acıdan giriyor bir yaşına daha. Hem bakmayın siz, acı onu yıllandırıyor. Ama şarap gibi değil, sirke gibi taze ve keskin olanından. Kılıç gibi çıkarcasına kından, dökülüyor salataya.

     Oldu olası sevemedi ama şu sirkeyi de. Çocukken geçirdiği ateşli hastalıkları anımsatıyor. -Kaç yaşında geçirdiğini bilmediği.- Annesi başında dikilir, o leş gibi kokan ıslak bezi tazelerdi alnında. Çok defa yalvardı: “Ne olur bırak şunu, şurup içeyim geçer zaten hemen.” Umduğumu bulamazdı çoğu zaman. Çünkü annesi Canan Karatay’dan, Maranki’den hatta belki de Yeşilay’dan daha yeşil, doğaldı. “Bitkiler her derde deva.” derdi. Yesinler, böyle iyileşme olacağına, olmasa daha iyiydi.

     Adımlarını hızlandırdı. Boğuluyor şu sisli havalarda. Gömleğinin bir düğmesini açtı. Şimdi daha iyi. Babadan kalma botları zemine her temas ettiğinde, kuru yaprak parçaları; gece aile eşrafından gizli, dolaptan tatlı aşırmaya çalışırken bir şeyi deviren şeker hastasınınki gibi etrafa tedirginlik saçıyor. Gerçi çekindiği bir şey ya da gitmek istediği bir yer yok. Yoksa var mı? Kaç yaşında olduğunu hatırlarsa öğreniriz onu da. 

     …

     7 yıl sonra tekrar buradayız işte, geldik. Tövbekâr meyhanesi, bahçe kat masa 4. Bahçe dediğime bakmayın, az ötesi cami avlusu. Bardak değil de şişe alırsa dolandırılmayacağını söylemişti yan masadan kafasını uzatıp. O sırada en ucuz yolunu arıyordu unutkanlığın, çekmenin kafayı.

     …

     Bayağı mistik bir andı doğrusu. Düşünmeye başladı yine içeriden. Burası çok farklı bir yerdi. Tüm insanlar burada içlerindeki buhran ve pisliklerden arınıyor, rahata eriyor gibiydi. İşini bitirip kapının önüne geldi.  Oturmuş bekliyordu. Selamlaştıktan hemen sonra paranın kölesi olmuş bir şehirde, bu ücretsiz wc’ler için minnetlerini ilettiler yaratıcıya.
     …

     Yollarda yine. Fakat bu sefer yalnız değil. Ayrıca adımları gayet de kendinden emin. Karanlık sokakları hışımla arşınlarken bir yandan da Büşra’nın kolundan çekiştiriyor. Sene bilmem kaç. Bildiğimiz tek şey biraz daha yaşlandığı.

     Bunun sorumlusu Büşra. O “vefalı” dost… Onu gençleştireceği, yaşamına renk katacağı yerde, daha şimdiden ihtiyarlamasının müsebbibi. Aynı zamanda kendi sonu da olacak. Nereden bilebilirdi ki yıllar önce kurduğu tuzaktan şimdi haberi olacağını. Bir anlık hırs ve kıskançlık, şimdi nelere mal oluyordu. Üzerek yaşlanmasına sebep olduğu yetmiyormuş gibi ömrünün uzun yıllarını da hapiste geçirmesine neden olmuştu.

     Buraya kadar. Olanları bir de ondan dinledi. Dinlerken ara sıra kalbini tutuyordu. Daha fazla dayanamadı bu kadar şeye. En ufak bir tereddüt dahi duymadan beylik tabancasını çektiği gibi vurdu kalbinden Büşra’yı.

     Hiçbir şey hissetmiyordu. Ve ilk defa hangi zamanda olduğunun farkına vardı. Dünyaya veda zamanı… Büşra’dan aldığı son darbe o kadar ağır gelmişti ki birden on yıllarca ileriye atmıştı yaşını.

     Bedeni, bir ayağı çukurda herhangi bir ihtiyardan 2 kat daha yaşlıydı ve acı çekiyordu. Büşra’dan sızan kan gölünün ortasına yüzüstü yığıldı. Burnuna keskin bir sirke kokusu geliyordu…

Yusuf Dursun

Yusuf Dursun

1999 yılında Yalova’da doğdu. Üsküdar’a âşık. Hâlihazırda Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesinde Hukuk ve Edebiyat Bölümlerinde okuyor. Edebiyata, özellikle şiire ilgili. Şimdiye kadar birkaç şiir ve yazısı bazı dergilerde yayımlandı. Şiirin her türlüsüne gönlü açık olsa da bu aralar şiir seslendirmekle meşgul.