TESADÜFLERİN HİKÂYESİ

∎ Tahmini Okuma Süresi: 4 Dakika ∎

• Öne Çıkan İllüstrasyon: CRISTINA SPANÒ

   Tesadüfler ya da Türkçe karşılığı ile denk gelme. Adı üstünde, denk gelmek. Sizin bihaber olduğunuz bir anda, bir insanın ya da bir yerin karşınıza çıkması tesadüftür. Tesadüflere inanmayanlara karşı kullanabileceğime kanaat getirdiğim dayanak da kuşkusuz tesadüfün Türkçe karşılığıdır. Denk gelmeleri “olacağı varmış”lara sığdırmak pek doğru değil açıkçası. Olacağı varmış yerine “olasılıklar dâhilinde” denilse de açılan kapı tesadüfün kelime anlamına gidiyor. Şimdiden diyeyim, tesadüflerden kaçmak yok. Tesadüflere inanmadan, senin tesadüflerinden hareketle oluşturduğun düşünceleri almak istiyorum derseniz; yanıtım elbette olacaktır. Aksine sizi tesadüfe inanmaya zorlamam tevekkeli.

   Bundan yıllar yıllar önce değildi, tesadüflerin en güzelini yaşadığım dediğim zamanlar. Tesadüflerin en güzeli, sözü sevenlerin birbirini bulması niyetiyle de kullanılıyor. Fakat benim tesadüflerin en güzeli dediğim zamanlar, 13 yıllık ukdemin gerçekleşmesi olarak tabir ettiğim meclis simülasyonu etkinliğini; kilometre ve eş dost açısından çok uzak olan İstanbul’dan instagram aracılığıyla haber aldığım ve kalkış noktası Adana’dan başlayıp geri dönene kadar yaşadığım süreçtir. Düşünün ki Adana-İstanbul uçağına biniyorsunuz -tabi uçağa ilk kez binmek, İstanbul’a ilk defa gitmek ve uzaklara bir başına yaptığınız ilk seyahatiniz olma hasebiyle heyecanı da barındırarak- ve yanınıza oturan hanımefendi ile su üzerinden açılan sohbet sonucu, kendisinin dayınızın önceki işinden arkadaşı olduğunu öğreniyorsunuz. Adana resmiyette büyükşehir ama özünde küçük şehir sözünü söyleyenimdir ancak bu kadarını da Adana’dan ve hele ki uçak yolculuğumdan beklemiyordum. Nitekim kendisiyle öz çekim yapıp dayıma yolladıktan sonra verdiği “Şaka mı bu?” tepkisinin aslında “Yok artık, tesadüfün de böylesi.” sözüne karşılık geldiği aşikâr. Bu denk gelme sayesinde insan tanımaktan çekinmem politikamla ilişkilendirerek bir insan tanımış oldum ve sohbetimizle de yolculuğum pek keyifli geçti. Uçaktan indiğimizde de havalimanında kaybolmamam adına yardımı olmuştur. Buradan Semra ablaya selam olsun…

   İstanbul’a geldiğimin ertesi günü, İstanbul kart işlemleri için olduğum yerden ayrılmam gerekti. Otobüsteki yolculardan bir ağabeyin önerisiyle -ona da selam olsun- Şişhane’de inip Karaköy’e gidecektim. Böyle diyorum ama sora sora yollardan gidiyordum. Yollardan geçtikçe farklı yerlere denk geliyordum. Bir bakmışım Merkez Bankasının buradaki binası sonrasında kart çıkaracağım yerin İETT Başmüdürlüğünün tarihi binası, başımı sağ çevirince Tünel… Fotoğraflardan bildiğimiz Tünel’den tarihi fünikülere binmek istedim. Turnikeyi geçmeden önce “En kötü indiğim yerden geri binerim” dedim kaybolmayayım diye. Hâlbuki İlber Ortaylı’nın “Bir Ömür Nasıl Yaşanır” kitabında da bahsi geçtiğinden hareketle şehri sokaklarına karışarak, kaybolarak keşfediyordum. Bu dediğimi yapmadım. Çünkü Beyoğlu’nda inip şöyle bir sağ tarafa yürüyeyim derken bir de baktım, karşımda Galata Kulesi tabelası. Sol tarafıma yürüsem de İstiklal’e varır ve bir şey kaybetmezmişim açıkçası. Bunun idrakine ise bir başka gün Şişhane’den İstiklal’e gitmem gerektiğinde anladım. Galata Kulesi’ne doğru yürürken duruşu ve konuşmasıyla oranın yerlisi olduğunu düşündüğüm beyefendi bir amca sağ olsun, kuleye doğru eşlik etti ve eşlik etmeyle kalmayıp fotoğraflarımı da çekmeye çalıştı. Buradan kendisine selam olsun… Bir başka gün Ortaköy’ü keşfetmeye çıktığımda Portakal Yokuşu’ndan aşağı, köprünün ayağının oradan yürürken ve bu anları da vlog misali kayda alırken Ortaköy Polis Tesisleri tabelası gözüme çarpmış -polis çocuğu olmamdan dolayı- ve köprünün ayakları altında, içimde Ezginin Günlüğünden “İnsan Sever Bir Kere” çalıyordu, tınısı İstanbul’u hissettirerek. Karşımda boğazın ve Çamlıca’nın temaşası ile bir Türk kahvesi içebilecek anlara kendimi bırakmıştım. Sonra yoluma devam etmiş, hiç hesaplamadan Ortaköy Camii’ne akşam güneşinin vuruşunu da izlemiştim.

   Unutmadan, demeliyim ki adına bir yerlerden aşina olduğumuz Kabataş Erkek Lisesi’nin yerleşkesini ve kütüphanesini bir kültür merkezi bir müze sanıp girmemle, öğrenci arkadaşlardan iki kişiye durumu anlatıp onların tebessümünü aldıktan sonra da efendi bir şekilde ayrıldığımı anlatmam, umarım okul yönetimini kızdırmaz. Müsterih olun efendim, güvenlik zafiyeti yoktur. Sessiz sedasız yerleşkeden çıkıp Çırağan’a doğru yürüdüm ve caddeye çıkınca görebildim tabelanızı.

 Meclis Simülasyonuna geldiğimde de tek kalmaktan endişe ediyordum ki arkadaşlarla güzel paylaşımlarımız oldu. Kısa bir süreydi ama uzunca geldi bu hoş günlerden ötürü. O günlerde ve bugünlerde içtenliklerinden kuşku duymadığım insanlar tanıdım, dostane ilişkilerimiz devam etmekte. Tevekküle inandığım kadar tesadüflere de inanmamın ve tesadüflerin getirdiği yaşantılara sahip çıkmamın bir yansıması, burada bu satırların yayınlanıyor olmasıdır. Fatih Ejder ve Specter Medya ailesine selam olsun…

Instagram Banner

   Daha nice tesadüflere yelken açmayı dilerken, tesadüflere inanmayan arkadaşlara da bir örnek olsun. Eğer ki benim düşüncem dışında bir beyanları olursa da dinlemeyi seve seve kabul ederim.

   Vefa, vicdan, içtenlikle…

Berktuğ Öztürk

Berktuğ Öztürk

Vefa, vicdan, içtenlik sözüyle yaşamda ve düşlerinde olan; Çukurova topraklarının başkenti Adana’dan olan, o toprakların Çukurova Üniversitesinde Okul Öncesi Öğretmenliği okuyan ve eğitim yöneticiliği üzerine kendini gerçekleştirmek isteyen, bu ideali için açıköğretimden kamu yönetimi de okuyan, gücünün bedeninde değil de sözünde, kaleminde olduğunu söyleyen 1998 Kozan doğumlu bir vatandaş.